Yeni Komünizm

Alevilik Bahsinde Devletin Genleri ve İnsanlığın Kurtuluşu İçin Gerekli Olan Yol

BAsics

Adı, Dr. Reşit’ti.

İttihat ve Terakki’nin üyesi, Diyarbakır’ın valisiydi.

1916’da tayini Ankara’ya çıkıncaya kadar Diyarbakır ve çevresinde katletmediği, sürgüne göndermediği Ermeni kalmamıştı.

1917’de, rüşvetten ötürü valilik görevinden alındı.

1918’de “Ermeni Tehciri ve Katliamı”ndan ötürü Savaş Suçluları Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Bekirağa Bölüğü’ne kapatıldı.

25 Ocak 1919’da kaçtı.

6 Şubat’ta kaldığı yer çembere alınınca, yakalanacağını fark etti.

Tabancasını çekti ve kafasına sıktı.

Kaçmadan evvel, Reşit’in, Osmanlı adli makamlarının “Ermeni Tehciri ve Katliamı”na dair verdiği ifade ibretliktir.

“Siz, Hipokrat Yemini yapmış bir doktorsunuz. Böyle bir katliamın emrini nasıl verdiniz?” sorusuna Reşit’in kan dondurucu cevabı şöyledir: “Ama onlar Ermeni’ydi.”

Bugün bildiğimiz Türk ırkçılığının, şovenistliğinin ve milliyetçiliğinin menbası olan İttihat ve Terakki’nin öncesi Jön Türk Hareketi’nin Tıbbiye kökenli öğrenciler tarafından oluşturulduğu düşünülecek olunursa, keza Tıbbiye kökenli Dr. Reşit’in bu kan dondurucu sözlerine aslında pek de şaşmamak gerek.

Jön Türklerin kurucularından olan Dr. İbrahim Temo’dan İttihat ve Terakki’nin önde gelen mensuplarından, Türk milliyetçiliğinin fikir babalarından Yusuf Akçura’ya kadar bütün “münevverler”, Sosyal-Darwinizmin yoğun etkisi altındaydı.

Mesela Akçura, 1902’de “yerçekimi ya da sıvıların dengesi yasalarında olduğu gibi, canlı varlıkların da, yaşam kavgası ve mutluluk savaşı gibi hemen hemen aynı mutlakiyette doğal yasaları olduğunu” yazıyordu. Ona göre, “milletler, toplumsal sınıflar ve bireyler arasında var olduğu gözlenen çatışmalar, var olma mücadelesinin birer biçiminden başka bir şey değildi.”

“Altta kalanın canı çıksın” ya da “sadece benim ırkıma, milletime yaşam hakkı” şeklinde okunabilecek bu satırların benzerlerini yıllar sonra Hitler’in Kavgam’ında veya herhangi başka bir faşist literatürde de okumak mümkün olacaktır.

Rus edebiyatının Gogol’un Palto’sundan çıkması gibi, bu coğrafyanın ırkçısı da, milliyetçisi de, faşisti de, şoveni de İttihat ve Terakki’den çıkıp gelmiştir.

Tüm bunları sıraladım.

Tarihsel belleği tazelemek istedim.

Zira, geçtiğimiz günlerde Tokat’ın Almus kazasına bağlı Alevi köylerinin, bir doktor tarafından SAĞLIK BAKANLIĞI’na ait bir harita üzerinde “işaretlenmesi” -siz onu fişlenmesi diye okuyun- 20 Ocak’ta medya gündemine adeta bomba gibi düştü.

Maraş, Çorum, Sivas’ta Alevilere yapılan katliamların tarihsel bilincinde olan herkes, Tokat’tan gelen haber karşısında infiale kapılmışken demeye kalmadı, 5 gün sonra da (25 Ocak’ta) bu sefer, Yalova’da Alevilerin evlerinin işaretlendiği haberi duyuldu ve bu iki “skandal”, toplumun en ileri güçlerini haklı olarak kaygılandırdı.

Kaygılandırdı zira, Türklük ve İslam “şuuru” bu ülkede, en geç 1900’lerin başından itibaren, Sosyal Darwinizm’in anti-bilimsel ama lümpenler ve gerici kitleler için son derece “makul” ve “anlaşılabilir” verileriyle, kendisine sadece taban bulmakla kalmamış, aynı zamanda devletin gen kodları haline gelmişti.

Kapitalist üretim ilişkilerinin ve onun bekasından mesul olan devlet, üstyapıya tekabül eden idolojik aygıtı, “böl, parçala, yönet” ile halk kitlelerini, “Sünni ve Alevi”, “Türk ve Kürt” diye dini, ırki ve iktisadi olarak daha da ayrıştırmakla kalmayıp, bu ayrışımda azınlıkta kalanların yanına bir de “Komünizm”i yerleştiriyor. Haliyle “Komünist, Kürt, Kızılbaş” diye bilinen “gizemli ‘3 K’ formülü” bizatihi bu devletin, tekrar edecek olursak gen kodlarıyla alakalıdır.

Neden?

Çünkü dün feodal üretim ilişkilerinin hüküm sürdüğü Osmanlı’da nasılsa, bugün de modern cumhuriyet Türkiye’sinde, kapitalist üretim ilişkilerinin hüküm sürdüğü toplumun farklı fraksiyonlarında kümelenmiş hakim sınıfları, esasen Türk ve Sünni unsurlar oluşturmaktadır.

Bu durum sadece hakim ideoloji ve din ile beyni yıkanan Sünni ve Türk kitlelerin Alevi kitlelere karşı bağnazca ön yargılı olmalarına ve bir dizi baskı, sömürü ve hatta katliamı dahi yapmalarına cevaz vermekle kalmıyor; aynı zamanda Alevi kitlelerinin de kendi “mahallelerine” kapanmalarına, oralarda inandıkları dini ögelerin dar ufuklarının ötesine geçememelerine, başta kadınların üstündeki baskı olmak üzere, bir dizi sosyal ilişkide eşitsizlikleri ve feodal ilişkileri beslemelerine neden oluyor.

“Tanrı veya tanrılar kavramı” diyor Bob Avakian ve devamla, “insanlık tarafından gelişiminin ilk aşamasında bilgisizlik nedeniyle yaratılmıştır. Bu kavram egemen sınıflar tarafından halkın çoğunluğunu kendi çıkarları doğrultusunda sömürmek ve egemenlik altında tutmak, cehalettin ve akıl dışılığın tutsağı haline getirmek amacıyla binlerce yıldır kullanılarak kalıcılaşmıştır” diye saptıyor, çığır açıcı eseri Aklı Özgürleştirmek ve Dünyayı Kökten Değiştirmek İçin: Tüm Tanrılardan Kurtulun’da.

Haliyle kapitalist sömürü ve baskıyla birlikte onun ahlakının ve dinin de prangalarını şimdiden kırmak elzemdir. Aksi halde İslamcı faşizmin bütün bir toplumu götürmek istediği ortaçağ karanlığına karşı başta temel halk kitleleri olmak üzere, bütün bir insanlığın yek vücut olması mümkün değildir.

Unutmayalım. Ne İslam’ın Sünniliği Alevilik’ten daha ileridir ve gerçek kurtuluşu barındıran bir toplum modelini içermektedir, ne de tersi.

Bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Bob Avakian’ın dediği gibi:

“İnsanlığın yeni, çok daha iyi bir dünya ve geleceğe kavuşması sömürücü sınıfların alt edilmesini, köleleştirici cehaletten ve akıl dışı anlayışlardan kurtularak onları sonsuza kadar geride bırakmayı gerektirir.”

İster Sünni, ister Alevi inanca sahip olsunlar, bu toplumun sınıflara bölünmüşlüğü ve kapitalist baskı ve sömürünün dayatılması temel halk kitlelerine sadece iktisadi pranga vurmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı ama özünde aynı amaca hizmet eden bir başka prangayı da vuruyor. Bu pranganın adı dindir. Fakat tüm bunlara rağmen hâkim din Sünni İslam ve onun temsilcisi AKP ile azınlık inancı Alevilik karşı karşıya geldiğinde ve Aleviler mağdur olduklarında kayıtsız şartsız onların yanında yer alınması gerektiği tarihsel bir zorunluluktur. Bugün Türkçü İslamcı faşizm temelinde toplumun kutuplaştırılması ve azınlık inançların hedef tahtasına oturtulması, AKP’nin temsil ettiği gerici rejimin temel yönelimlerinden birini oluşturmaktadır. Bu baraj bendinin yıkılması ancak ve ancak çeşitli milliyetlerden ve azınlık inancına mensup, temel halk kitlelerinin doğru, devrimci bir program temelinde yek vücut olması ile mümkündür.

Avatar

Emrah Cilasun 1966’da İstanbul’da doğdu. 1978’de ailesi ile birlikte Almanya’ya iltica etti, o tarihten beri Almanya’da yaşıyor. “Mektepli” değil “alaylı” tarih araştırmacısı olan Cilasun belgeselcilik ve çevirmenlik de yapıyor.

Görüşlerinizi Paylaşın

YENİ KOMÜNİZM HAKKINDA GÖRÜŞLER