Yeni Komünizm

Çetelere ve Uyuşturucuya İhtiyacımız Yok! – Devrime İhtiyacımız var!

BAsics

Prusya askeri marşını bir hayli “andıran” melodisiyle terennüm edilen “Harbiye Marşı”nın bir yerinde “Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti” denmektedir…

Hakikaten Cumhuriyet’in “kanla” kurulduğu doğrudur.

Ama ya “irfan”?! (Bilen varsa beri gelsin!)

Efendim?

Mübalağa mı ediyorum?

Pekâlâ!

Lütfen söyler misiniz, azınlıkları yok edip, onların malına mülküne el koyan, kaçakçılık ve kadın ticareti yapan, Cumhuriyet’in temelinde harcı olan Topal Osman’ın, Yahya Kaptan’ın veya Nemlizade Rıfat’ın, Alaatin Çakıcı’dan, Sedat Peker’den ne farkı vardır?

Siz bakmayın, “Burası Muz Cumhuriyeti değildir! Türkiye Cumhuriyeti Devleti, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir” peşrevlerine…

Siz bakmayın, devletin şimdiki halini çok ayıplayıp, pişkin pişkin hafızamızla alay edercesine, “Evvelden biz böyle miydik?” diye soran Kemalist cenaha…

Ve tabii siz bakmayın Batılı emperyalist “demokrasilere” ilahiler okuyan, Brecht’in değimi ile “et yemeyi sevip, kan görmeye dayanamayan” sağlı sollu liberallerin her bir kanadına…

DEVLET, bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki diktatörlüğüdür. Bu diktatörlük, üretim ilişkilerinin siyasi, iktisadi, kültürel ve askeri yegâne güvencesidir.

(Meraklısına not: Bu durumda söz konusu olan, ya burjuvazinin diktatörlüğü ya da proletaryanın diktatörlüğüdür. Burjuvazinin diktatörlüğü, küçük bir sömürücü azınlığın büyük bir sömürülen çoğunluk üzerindeki diktatörlüğüdür. Proletarya diktatörlüğü ise farklı sınıflardan oluşan büyük halk kitleleri çoğunluğunun küçük bir sömürücü sınıf üzerindeki diktatörlüğüdür.)

Kapitalist üretim ilişkilerinin burjuva diktatörlüğünce garanti edildiği toplumlar, dünya sömürüsünden elde ettikleri sermaye birikiminin oranı ölçüsünde kendi topraklarında görece refah sahibi olur ve görece “burjuva demokrasisini” uygularlar. (Bunlar genellikle emperyalist ülkelerdir ve bu ülkelerin kiminde, kimi tarihsel anlarda yönetici sınıflar, tıpkı 1930’ların Almanya’sında veya günümüz ABD’sinde olduğu gibi kendi içlerinde “faşizm mi yoksa burjuva demokrasisi mi” diye kapışabilirler de…)

Fakat her halükarda, ister burjuva demokratik ister faşist rejim altında olsun, burjuva diktatörlüğünün sureti olan, sömürücü sınıfların DEVLETİ yaptığı baskıyla ve garantörü olduğu sömürüyle gayri meşrudur.

Gayri meşru devlet, kendisini MEŞRU görmeyi ve göstermeyi esas alırken  aslında kendisi gibi gayri meşru olan MAFYA’yı ve/veya ÇETE’leri bir yandan “yasaklı” ilan eder (çünkü burjuva diktatörlüğünün sureti, sömürücü sınıfların devleti, sahip olduğu otoritenin ve mülk tanzimindeki karar merciinin kimseyle paylaşılmasına razı olmaz). Ama aynı zamanda onların yeşermesinin maddi zeminini sağlar, hem geniş kitleler nezdinde onlara bir itibar kazandırır, cazibe oluşturur, hem de yeri ve zamanı geldiğinde onları kullanılmış bir mendil gibi fırlatıp kenara atar…

Burjuva demokrasisinin beşiği ABD’ye bir bakın.

Al Capone’ler, Lucky Luciano’lar, Vito Genovese’ler bütün bir emekçi mahallelerini haraca bağlamakla; işsiz, aç bilaç temel halk kitlelerinden gençleri kendi iğrenç emelleri için katil ya da soyguncu yapmakla; kadınları adeta köle olarak satmakla, gettoları uyuşturucuya boğmakla kalmadılar; aynı zamanda ABD mafyası, burjuva diktatörlüğün kolluk güçlerinin her daim sopası da oldu: Kâh grevdeki işçilerin üzerine adamlarını yolladı, kâh devrimci gençliğe silah çekerek göz dağı vermeye kalkıştı. Hatta kimilerini “devlet uğruna” öldürdü bile…

Bu arada kumardan, uyuşturucudan, kadın ticaretinden elde ettiği muazzam sermaye sayesinde başka sektörlere (mesela gıda, enerji, nakliye gibi…) yaptığı yatırımlarla ABD hakim sınıfları arasında yerini de aldı…ve ABD hakim sınıfları içerisindeki kimi kapışmalarda taraflardan birini ya da diğerini tercih etmek zorunda kaldı.

Mafya-Çete-Devlet İlişkisi Türkiye’de de Aslında Pek Farklı Değil!

Her şeyin bir evveli olduğu gibi, Cumhuriyet öncesi Osmanlı’da da çete-devlet ilişkisi hep var olageldi. Devletin elinin uzanamadığı, vergi ile halkı soyamadığı yerlerde çeteler ve yerel otoriteler (ağalar, mirler, beyler vb.) hem “müesses nizamı” tesis ettiler, hem de halkı haraca bağlayarak soydular.

Osmanlı’nın sonu ve Cumhuriyet’in hemen öncesi ve sonrasında da Çete-Devlet ilişkisi (yoksa devlet geleneği mi desek?) hep devam etti. Mafya-Çete-Devlet ilişkisi her zaman bir yandan halk kitlelerini öte yandan da başta komünistler olmak üzere tüm muhalifleri hedef aldı. Bakın bunun en trajik örneği, Mustafa Suphi ve onun hayat arkadaşı Maria’nın başına gelenlerdir.

Hem Moskova’ya şirin gözükmek hem de Moskova ile İhtilaf Devletleri’ni tehdit edip, onların masasında yer edinebilmek için; Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Partisi’ne (günümüzdeki TKP ile karıştırılmaması gerekiyor) “buyrun gelin” diyen, sonrasında birkaç ay içinde dengeler değişince “Hayır, kesinlikle Ankara’ya gelmelerine müsaade etmeyin!” denilen Mustafa Suphi ve yoldaşları takriben bir ay süren bir sürek avının ardından 28/29 Ocak 1921’de Trabzon açıklarında hunharca katledildiler.

Emri veren, 5 Temmuz 1920’de Kâzım Karabekir’e yolladığı bir telgrafta; “Mustafa Suphi Efendi haris (hırslı) olmakla beraber, ahlaksız değildir” [1] diyen, 22 Ocak 1921’deki meclis oturumunda “Bu Mustafa Suphi’nin ahlakı hakkında Erzurum halkının malumat sahibi olduğundan” [2] bahsedip, Erzurum’da Mustafa Suphi ve yoldaşları için hazırlanan linç ortamını meşru göstermeye çalışan; hatta onun hakkında “Vatan menfaatlarına saygı göstermeyen bir şarlatan” diye hakaretamiz konuşmalar yapan bizzat Mustafa Kemal’di. [3]

Mustafa Kemal’in emrini yerine getiren, cinayetin planını yapan Doğu Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir’di.

Katiller arasında ise kimler yoktu ki?

Trabzon’un deniz kaçakçıları, Karadeniz havalisinin çete beyleri, mahalli kumandanlar ve mülki amirler… Hepsi el ele verip bu cinayeti işlediler.

Ancak…

Akılları sıra Türkiye’deki komünist ve devrimcilere ibret-i alem olsun diye sadece bu cinayeti işlemekle kalmadılar… Üstüne üstlük bizlerden duydukları nefreti ve hıncı adeta kusarcasına Suphi’nin eşi Maria’yı alıkoyup, 2,5 sene boyunca ona mütemadiyen işkence yaptılar, tecavüz ettiler. [4]

Bu cinayetin Trabzon’daki tetikçileri bir müddet sonra Ankara’nın başına bela olunca, kah tasfiye edildiler kah nedamet getirip, devlete biat etmeye devam ettiler [5]

Şimdi tarihin garip bir cilvesidir ki, bu katillerin adeta torunları sayılabilecek Çakıcılar (daha düne kadar da Türkiye’den kaçmadan evvel Pekerler) atalarının ilkin emir kulu, sonra kanlı bıçaklı oldukları, daha sonra tekrar emir kulu olmayı kabul ettikleri CHP’den “intikam” alıyorlar…

Çakıcı’nın “kör gözün parmağına” dercesine, Kılıçdaroğlu’na hitaben kaleme aldığı tehdit mektupları bize ne söylüyor?

Kanımca iki hususun altını çizmekte fayda var:

Bir başka yazının konusu olmakla birlikte değinmeden edemeyeceğim. Acaba Çakıcı’nın tehditleri, “Kılıçdaroğlu sana söylüyorum, Erdoğan sen anla!” mesajı da içeriyor mu? Evet, bence içeriyor. Ama dediğim gibi bu bir başka yazının konusu…

Ve tabii ki Çakıcı tehditleri doğrudan burjuva diktatörlüğünün ana muhalefet partisi başkanının adını ve sanını taşımakla birlikte “alt metinde” başka emareleri de barındırıyor. Hiç tartışmasız, CHP’nin hakim sınıfların bir kanadını temsil ettiği objektif bir gerçektir. Ve elbette kurum olarak savunulacak zerre yanı yoktur.

Ancak!

Çakıcı’nın tehdidi, Kılıçdaroğlu nezdinde (Sünni İslam altında ezilen azınlık inancı olan) Aleviliğe ya da (kendisi her ne kadar inkar etse de) Kürt etnisitesine düşmanlığı da içinde barındırıyor.

Çakıcılar kendi sosyal tabanlarının Alevi ve Kürt karşıtlığını kaşıyor. Bu iki büyük nüfusun da (Mafyanın-Çetelerin ve onlarla aynı fotoğraf karesinde görünmekten kaçınmayan işkenceci polis şeflerinin, kelle avcısı özel harekatçıların, tüm bunların tasmasını elinde tutan) devletin her daim düşmanları olduğunu hatırlatıyor.

Çakıcı’nın tehditlerindeki erkek üstünlenmeci, şovenist-lümpen dil, bir başka Çakıcı kopyasının, Canan Kaftancıoğlu şahsında sarf edilen küfürlerle birlikte bu çamur sürüsünün kadınları (hele hele kamusal alanda görünür olan kadınları) da hedef tahtasına koyduklarını gösteriyor.

Alevi, Kürt ve kadın düşmanlığını alt metinlerinde barındıran bu tehditler, son tahlilde, mevcut üretim ilişkilerinden ve onun üst yapısından bağımsız düşünülemez. Onun içindir ki, her boyutuyla Mafya-Çete liderleri bu sistemle etle-tırnak gibidirler.  Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü AKP’den, MHP’den ve hatta sarayın mini ortağı nasyonal sosyalistlerden daha az savunmayan, üstüne üstlük faşistçe “bozkurt” işareti yapmaktan çekinmeyen “sosyal demokrat” Kılıçdaroğlu’na tüm bu hakaretleri yapanlar ve onları destekleyenler, acaba gerçek muhaliflere neler yapmazlar?

Onun içindir ki, ister 1915 Ermeni Soykırımı’nda, 1919 Pontus katliamında ya da 1921 Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinde elleri kana bulanmış ataları olsun, ister bunların kanlı geleneği devam ettiren torunları olsun…

Yandaş medyanın gazetelerinde, televizyon kanallarında sabahtan akşama kadar boşuna popülarize edilmiyorlar…

Amaçları sadece korku salmak değil, aynı zamanda bu pis sakallı, siyah takım elbiseli, Osmanlı Tuğrası yüzük takan, beyni ancak ukalaca gerici laflar kusmaktan öteye varmayan Mafya-Çete tiplerini genç nesillere model olarak sunmak… “Ezan, Bayrak, Erkek” üçlemesi üzerinden devlete sadık kullar yetiştirmek.

Oysa Yeni Komünizmin mimarı Bob Avakian ne de güzel söylemiş:

“Halka cesur bir şekilde şöyle demek gerekir: ‘Kiliseye ihtiyacımız yok, falakaya, sopaya ihtiyacımız yok ve hayır, çetelere ve uyuşturuculara da ihtiyacımız yokdevrime ihtiyacımız var.”[6]


Referanslar:

[1] Bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c. 8, s. 398.
[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 10, s. 305.
[3] Age, s. 323
[4] Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmelerinin 100. yılı vesilesiyle Ocak 2021’de yayımlanancak olan, Kenan Karabağ’ın on sene boyunca araştırıp, kaleme aldığı Maria Suphi romanını, buradan hararetle tavsiye ederim.    
[5] Bu konuyu vaktiyle, 2006’da Toplumsal Tarih için kaleme aldığım makalede ele aldım: http://emrahcilasun.com/trabzonda-ceteciligin-seruvenine-dair-kucuk-bir-ufuk-turu/
[6]  Bob Avakian, BAsics 5:17, “BAsics: Bob Avakian’ın Konuşma ve Yazılarından”, El Yayınları, İstanbul, 2020, s. 118.

Avatar

Emrah Cilasun 1966’da İstanbul’da doğdu. 1978’de ailesi ile birlikte Almanya’ya iltica etti, o tarihten beri Almanya’da yaşıyor. “Mektepli” değil “alaylı” tarih araştırmacısı olan Cilasun belgeselcilik ve çevirmenlik de yapıyor.

Görüşlerinizi Paylaşın

YENİ KOMÜNİZM HAKKINDA GÖRÜŞLER