Yeni Komünizm

Patriyarşi ve Vatanseverlik – Agresif Erkek Üstünlükçülüğü ve Amerikan Üstünlükçülüğü – Tehlike ve Acil Değişim

BAsics

Editörün Notu: Bob Avakian’ın aşağıda çevirisini aktardığımız makalesi 31 Temmuz 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

Kaynak için bkz: https://revcom.us/a/658/bob-avakian-patriarchy-and-patriotism-the-danger-and-the-immediate-challenge-en.html


Daha önce de belirttiğim gibi;

Köktendinciliğin olduğu yerde, sadece ataerkilliğin ve misojininin (kadına karşı nefret) şiddetle dayatılmasını değil, agresif vatanseverliği de bulacaksınız -ve dikkat edin, İngilizce’de vatanseverlik yani “patriotism” ve ataerkillik (patriarka) yani “patriarchy” sözcüklerinin ikisi de “patri” yani baba anlamına gelen aynı kökten türer; father (land) yani babaya (father) / vatana (fatherland) bağlılık ve otoriteye boyun eğme yemini. Ve gördüğümüz üzere, beyaz üstünlenmeciliği ve ırkçılığı da burada bulacaksınız. [1]

Ataerkil erkek üstünlüğü ve vatanseverlik -ve aynı zamanda beyaz üstünlüğü- arasındaki bu bağlantıya, özellikle de bu ülkedeki Hıristiyan köktendinci faşistlerle bunun aşırı ve şiddetli bir biçimde nasıl ifade edildiğine daha derinlemesine bakalım.

Trump İçin Hristiyan Faşist Fanatizmi

Kristin Kobes Du Mez, 2016 yılında ezici bir şekilde Donald Trump için oy kullanan köktendincilerle dolu (kendisi bu köktencileri “evanjelistler” ve daha özel olarak da “beyaz evanjelistler” olarak adlandırır) dolu bir Iowa kasabada büyümüş biridir. Jesus and John Wayne: How White Evangelicals Corrupted a Faith and Fractured a Nation kitabında şu önemli gözlemleri yapar:

Trump’a evanjelist destek bir sapıklık ya da sadece pragmatik bir seçim değildir. Daha ziyade, evanjelistlerin, ataerkil otoriteyi kutsal kabul etmesi ve bunun yurtiçinde ve yurtdışındaki gösterişli otoritesine göz yuman bir ideoloji olarak militan maskülenliği kucaklamasındandır.

Beyaz Protestanlar, Amerika’daki diğer dinci bölgelerden çok daha fazla bir şekilde önleyici savaşı, işkence kullanımını ve ölüm cezasını destekliyor…. Beyaz Evanjelistler diğer dini gruplardan önemli ölçüde daha otoriterdir. [2]

Du Mez’in analizinde göze çarpan şey sadece agresif beyaz üstünlenmeciliği, erkek üstünlenmeciliği ve cinsiyetler üzerindeki baskı, kuduz milliyetçilik, göçmenlere zenofobik nefret ve ülkedeki şiddetli gericiliğe ek olarak dünya çapında süregiden agresif savaşları desteklemek değil, ancak aynı şekilde bütün bunların içerisinde ‘’maskülen’’ ataerkilliğin, “militan maskülenliğin”, bunların merkezinde bir pivot görevi görüyor olması.

Du Mez buna ek olarak bu inançların kökenlerinin teolojik olmaktan ziyade esas itkisini sosyal ve kültürel olarak Hristiyan dininin köktenci bir sahnelemesinden aldığını belirtiyor. Ki bu da gerçekten hizmet ettiği, baskıcı, gerici ilişkilerin ve buna tekabül eden ideolojinin ve politik görüş ve niyetlerin bir ifadesidir. Daha öncesinde de belirttiğim gibi: monoteistik dinler yani Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam gibi tek tanrılı dinler, ataerkil ve erkek üstünlükçüsüdür (Tanrı, ataerkil bir bağlamın içerisinde erkek olarak konuşur, ‘’Lord’’, ‘’Baba’’ vb.) Üzerlerinde durulan ve ısrar edilen ilişkiler, ataerkil ve erkek üstünlemecisi ilişkilerdir. [3] Ancak Hristiyan köktendinciler özellikle, ısrarlı bir şekilde Hristiyan geleneklerinin geldiği yazıtlara (genellikle Eski Ahit, ancak kimi zaman Yeni Ahit) inanılmaz bir öncelik verirler, ki bu yazıtlar agresif ve şiddetli bir şekilde eşlerin, kocalarına boyun eğmesini ve kulluğunu teşvik ederken bunu genel olarak bütün kadın-erkek ilişkisi için de savunur. Ve yine belirtmek gerekirse, özellikle de eski güzel Amerika hikayesinde kendini gösteren “militan beyaz maskülenliğinin” (Du Mez’in tabiriyle) dominasyonunun sürmesindeki ısrarda buradan gelmektedir.

Tanrıyla Özel Bir “Mukavele”

Tüm Tanrılardan Kurtulun! Kitabında Kevin Phillips’in şu önemli analizini vurgulamıştım:

Phillips, İç Savaş sonrasında Güney’in yenilmesine ve kölelik sistemine son verilmesine rağmen, Yeniden Yapılandırma [1870’lerde] sürecinin tersine döndürülmesiyle Güney’in ülkenin tamamı üzerinde politik güç ve etki bakımından nasıl “yeniden yükseldiğini” yorumlar. Bütün bununla bağlantılı olarak, Phillips Güney’deki beyaz insanlar arasında kök salan yeni bir dinsel mitolojinin yükseldiğini vurgular. Bu mitolojiye göre, (beyaz) Güney tanrı ile özel bir mukavele içindedir ve İç Savaş sonrasında yapılan korkunç yanlışı düzeltecek şekilde Güney’i eski hakettiği yere kavuşturmak için tanrının özel bir tasarımının objesidir. [4]

Ancak bu “tövbesiz” ve “yeniden yapılandırılmamış” güneyli beyaz üstünlenmeciler için ve bu zehirli bakış açısını uygulayan diğerleri için, “tanrıyla yapılan bu özel mukavele” Güney ile sınırlı kalmayıp ABD’nin tamamına uygulanmıştır ve bu da “Batı uygarlığının üstünlüğü” ve bu üstünlüğün sadece bütün Kuzey Amerika kıtasına değil, bütün dünyaya ve tüm insanlara ve özellikle de Donald Trump’ın “bok çukuru” ülkeler dediği Afrika’daki ve Üçüncü Dünya’nın başka yerlerindeki ülkelere uygulanması şeklindeki özel fermanın hem bir uzantısı hem de en üst düzey dışavurumu olarak görülmektedir.

Beyaz Avrupalı “Batı uygarlığının” üstünlüğü ve Amerikan Devriminin (“Bin yedi yüz yetmiş altı”) bunun bir uzantısı ve en üst düzey dışavurumu olan rolü hakkında Trump’ın (3 Haziran’da Mount Rushmore’daki konuşmasında) söylediklerine kulak verin:

Bin yedi yüz yetmiş altı, batı uygarlığının binlerce yıllık birikiminin ve sadece ruhun değil, akıl, felsefe ve mantığın zaferinin de temsilcisidir.

7 Haziran’da Beyaz Saray’dan atılan bir tweette de bu mesaj verilmektedir:

Amerikalılar okyanusun ötesinde, haritası çizilmemiş yabani bölgelerin içine, en uzun dağların üzerinden ve sonra gökyüzüne ve hatta yıldızlara kadar bizim Aşikâr Yazgımızı [Manifest Destiny] kovalayan insanlardır.

Bu ırkçı ve Avrupa-üstünlenmecisi gerçeklik versiyonunu destekleyenler; antik ve daha yakın zamandaki (başka yerlerdekilerin yanı sıra) Çin, Hindistan, “Columbus öncesi” Amerikası, Mısır ve Sahra-altı Afrikası uygarlıklarının ve bunlarla birlikte İslam imparatorluğunun tarım, mimari, dil ve edebiyat, astronomi, matematik ve pek çok alandaki önemli başarılarının tarihini görmezden gelirler. Aslında binlerce yıl boyunca dünyanın her tarafından halkların tarihsel tecrübelerinden, başarılarından ve günümüzde dünyanın her tarafındaki halkların acımasız sömürüsünden yararlanırken, bu grotesk Amerikan (ve beyaz Avrupalı) üstünlenmeciliği soykırım ve kölelik, hırsızlık, yağmalar ve savaş sayesinde elde ettiği “en büyük köpek” pozisyonununu kullanarak “üstünlüğünü” ve bu ülke içindeki ve dünyanın her tarafındaki bütün halklar üzerinde “tanrıdan gelen” yönetme hakkını iddia eder.

Hristiyan Faşizmi ve Fanatik Anti-Komünizm

Du Mez’in anlattığı gibi, Vietnam Savaşı, ırksal ve cinsel baskıya karşı 1960’ların güçlü ayaklanmalarıyla yüzleşmek zorunda kalan “dinciler” [evanjelistler] ve özellikle de “beyaz dinciler”:

Amerika’nın Hristiyan bir ulus, ordunun bir iyilik gücü, ulusun gücünün ise uygunca düzenlenmiş ataerkil ailelere bağlı olduğu inancına ateşli biçimde tutundular. 1970’lerin dinci politik yükselişi nüfuzlu bir “aile değerleri” politikaları karışımıyla birleşti, ancak aile değerleri her zaman cinsiyet, güç, ırk ve ulus fikirleriyle iç içe geçmiş haldeydi. Feminizm geleneksel kadınlığa karşı bir tehlike oluşturuyordu fakat aynı zamanda da erkekleri koruma görevinden uzaklaştırıp kadınların askeri mücadeleye katılmasının kapısını açarak ulusal güvenliğe de tehlike oluşturmaktaydı. Benzer şekilde, Vietnam sadece bir ulusal güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir erkeklik kriziydi. [5]

ABD’nin tüm askeri gücüne, Vietnam ve oradaki halk üzerine yağdırdığı korkunç ölüm ve yıkıma rağmen Vietnam’a boyun eğdirme girişiminde başarısız olduğu gerçeği -ve Vietnam’dan yenilmiş olarak geri çekilmek zorunda kalması-, bu Hristiyan faşistlerini çılgına çevirdi. Ve, Vietnam kurtuluş mücadelesine önderlik eden insanlar komünist olarak tanımlandığı için, bu Hristiyan faşistlerinin  “tanrısız komünizme” karşı fanatik nefretiyle birleşti ve onu güçlendirdi. Burada beyinsiz bir anti-komünizm ve  “erkek militarizmi” arasındaki başka bir “zehirli birliktelik” görmekteyiz.

Tabii ki güçlendirilmiş milliyetçiliği yaygınlaştırmak için dinin kullanılması sadece sağcı ve açıkça faşist ABD kapitalist emperyalizmi temsilcileriyle sınırlı kalmamıştı. 1950’lerde, Bağlılık Yemini’ne [Pledge of Allegiance] “tanrının altında” sözlerinin eklenmesi “ana akım” başkan (“ılıman” Cumhuriyetçi) Eisenhower’ın altında olmuştur, ki bu “tanrısız komünizmin” dünyadaki ABD üstünlüğüne (erişilmesi ve sürdürülmesi için dünyada yapılan bütün korkunçluklarla birlikte) karşı başlatılan haçlı seferinin direkt bir parçasıdır. Bu haçlı seferi, 2. Dünya Savaşı’nın sonunda, Demokrat Başkan Truman tarafından verilen emirle ABD tarafından Hiroshima ve Nagasaki şehilerinde yüzbinlerce Japon sivilin anında yanıp kül olmasına (ve çok daha fazlasının dayanılmaz acılar altında bırakılmasına) sebep olan iki atom bombasının kullanılmasını da içerdi ve dünyanın her tarafında insanların üzerinde jenerasyonlar boyunca süregelmiş bir varoluşsal nesil tükenmesi tehdidini getiren “Nükleer Çağı” başlattı.

Ancak günümüzde, ABD’yi şu an yöneten faşistler -bunun direksiyonunda olan Hristiyan Faşistlerle birlikte- bütün bu korkunçlukları çok daha büyük ve canavarca boyutlara çıkartmak için hazır durumdalar. Trump’ın 4 Haziran’daki (Mount Rushmore’daki Amerikan “Aşikar Yazgısını” ve soykırımları kutlamasından bir gün sonra) açıklamasındaki ABD’nin yok edici gücünü öven sözlerini dinleyin:

“Dünyadaki hiçbir düşmanın şansı yok -2.5 trilyon dolar yatırım yaptık- hepsi ABD’de yapılmış. Şu an sahip olduğumuz güç ve ekipmana yaklaşan bir şeye asla sahip olmadık. Bütün bunları son üç yılda yaptık… Bu uçaklar her yere uçtu, Amerikan gök gürültüsünü yağdırdılar, Amerikan adaletini götürdüler ve Amerikan bağımsızlığının her santimetrekaresini ateşlice savundular… Onların demir çerçeveleri, geniş kanatları ve kükreyen motorlarıyla Amerika’nın cesur başkaldırısının, yükselen ruhunun ve bitmek bilmez inancının öyküsünü görüyoruz.”

Burada, Trump’ın daha açık, tiksindirici ve maço duruşunu değil, daha derinde yatan “tanrının seçilmiş ulusunu” (bu gerçekte ABD kapitalist emperyalist imparatorluğudur) korumak için savaş çağrısı ve en acmasız şekliyle yontulmamış erkek üstünlenmeciği arasındaki yakın bağlantıyı ve iç içe geçmişliği de fark etmemiz gerekiyor. Bu bağlantı konusunda, İsa ve John Wayne kitabından şu alıntı çok alakadardır (Yazarın “dinci” ve “beyaz dinci” derken bilimsel olarak Hristiyan köktendinci faşistler şeklinde tanımlanması gerekenlere hitap ettiğini tekrardan akılda tutarak):

Dinciler için, iç ve dış politikalar aynı madalyonun iki ayrı yüzüdür. Hristiyan milliyetçiliği -ABD’nin tanrının seçilmiş ulusu olduğu ve bu şekilde savunulması gerektiği inancı- göçmenlere, azınlıklara ve Hristiyan olmayanlara karşı hoşgörüsüzlük olarak hizmet eder. Hristiyan milliyetçiliği; eşcinsel haklarına ve silah denetimlerine karşıt duruşla, suçlulara daha acımasız cezaları desteklemekle, kanun hükmü söz konusu olunca siyah Amerikalılara karşı aşırı güç kullanılmasını savunmakla ve gelenekçi cinsiyet ideolojisiyle bağlantılıdır. Beyaz dinciler bütün bu meseleleri birbirine yamadı ve agresif, militan beyaz erkeklik fikrine nostaljik bağlantıları onları bir topluluk olarak birbirine bağlayan bir bağ olarak hizmet etti.  Evde babanın kuralları, ayrılmaz biçimde ulusal derecede kahramanca yönetim fikriyle bağlantılıdır ve ulusun kaderi bu ikisine bağlıdır. [6]

Gerçek şu ki, insanlığın kaderi bu agresif ataerkilliğin ve beyaz Hristiyan Amerikan milliyetçiliğinin zehirli birleşiminin tanınmamasında ve bunun kararlı bir şekilde mağlup edilmesiyle gayet bağlantılıdır. Bu son derece acil şekilde, faşist Trump-Pence rejimini devirme gerekliliğiyle halk kitlelerinin şimdi bir araya gelmesi gerektiği şeklindeki söylemde yoğunlaştırılmıştır. Bu söylemin en güçlü dışavurumu; geniş çaplı, şiddet içermeyen fakat sürekli olarak sokaklarda mobilize olan, bu rejimin GİTMESİ gerektiği şeklindeki birleştirici talep etrafında toplanan mücadeledir.

Ve en temel şekilde, bütün bunlar nihai olarak bu sistemin, yani kapitalizm-emperyalizmin kökten sökülmesiyle ve bu grotesk faşizmin üzerinde yetiştiği toprağın yok edilmesine dayanmaktadır.


Referanslar:

[1] Bob Avakian, “Bugünün Faşistleri ile Konfederasyon Arasındaki Direkt Bağ, Bütün Baskılar Arasındaki Doğrudan Bağlantı”. Kaynak için bkz: http://yenikomunizm.com/bugunun-fasistleri-ve-konfederasyon-arasindaki-direkt-bag-butun-baskilar-arasindaki-dogrudan-baglanti/

[2] Kristin Kobes Du Mez, Jesus and John Wayne: How White Evangelicals Corrupted a Faith and Fractured a Nation, Liveright Publishing. “Giriş” bölümünden alıntılanmıştır.

[3] Bknz. Morality Without Religion, Emancipation That Is Real. [Din Olmadan Ahlak, Gerçek Bir Kurtuluş]. Bob Avakian tarafından yazılmış bu makale revcom.us sitesinde bulunabilir.

[4] Bob Avakian, Away With All Gods! Unchaining the Mind and Radically Changing the World, [Tüm Tanrılardan Kurtulun!] Insight Press, 2008, sayfa, 141-42. Burada Kevin Phillips’ten yapılan alıntılar için, Kevin Phillips, American Theocracy: The Peril and Politics of Radical Religion, Oil, and Borrowed Money in the 21st Century [American Teokrasisi: 21. Yüzyılda Radikal Din, Petrol ve Borç Politikaları ve Yıkımı] , Viking Press, 2006.

Cumhuriyetçi Parti’nin, Phillips’in burada bizzat eleştirdiği değer ve görüşlere sahip ırkçı güneyli beyazlara hitap etme amacındaki “güney stratejisinin” yaratılmasında Phillips’in kendisinin sorumlu temel insanlardan biri olduğu gerçeğinde bariz bir ironi vardır. Görünen o ki Phillips sonradan “güney stratejisinin” geldiği noktadan memnun olmamıştır ve bu kitap bunun önemli bir göstergesini ve analizini içerir.

[5] İsa ve John Wayne, “Giriş”.

[6] İsa ve John Wayne, “Giriş”.

Avatar

Gerçek Bir Devrim ve Kökten Yeni Bir Toplum İçin Gerçek Kurtuluşa Giden Yolda Bilim, Strateji ve Önderlik

Görüşlerinizi Paylaşın

YENİ KOMÜNİZM HAKKINDA GÖRÜŞLER