Yeni Komünizm

31 Mart Bağlamında, Seçimlerin Doğası, Sınırlılıkları ve İhtiyaç Duyulan Büyük Meydan Okuma!

Bütün bir toplum, sabahtan akşama kadar kendisine empoze edilen yaklaşmakta olan 31 Mart yerel seçimlerine kilitlenmiş durumda.

Her seçim döneminde olduğu gibi bu seçimlerin de “acil” ve “aşılması gereken bir eşik” olduğu her cepheden dillendirilmekte. Bir yanda hakim sınıf klikleri -rejimini konsolide etmiş faşist, İslamcı Türk hakim sınıfları ile Kemalistler- canhıraş bir şekilde hakim ilişkilerin alacağı rejim hakkında birbirleriyle yarıştadırlar. Diğer yanda ise toplumun ilericilerinin ezici bir çoğunluğu, “baş düşman”, “tek adam” rejimine karşı sözde üçüncü yolcu fakat son tahlilde “demokrasi kazansın” adı altında hakim sınıfların bir başka kanadına eklemlenmenin yolunu tutmuştur.

Toplumun yerel seçimlerle adeta hipnotize edildiği bugünlerde, AKP, yukarıda dikkat çektiğimiz, özellikle Suriye sahasında büyük çelişkilerin girdabına daha da kaptırmakta. Yakından bakacak olursak, Irak ve Suriye’de aldığı askeri yenilgilere ve saha kaybına rağmen başta IŞİD olmak üzere cihatçı grupların siyasi olarak güç ve etkileri hala varlığını sürdürmektedir. Örneğin adı ister Selefi ÖSO, ister Şii Haşti Şabi ya da Nakşi AKP olsun siyasal İslam’ın farklı türevleri ile emperyalizm arasında da çelişkili bir ilişki mevcuttur. Zira emperyalistlerin IŞİD’in gücünü ve etkisini kırabilmek için diğer siyasal İslamcıları desteklemiş ya da onlara göz yummuş olmaları bu çelişkili ilişkinin bir tezahürüdür. Öte yandan İslamcı köktencilerin askeri olarak minimalize edilmeleri emperyalistler ve bölgedeki gerici rejimler arası çelişkileri dindirmemiş, bilakis, Ortadoğu coğrafyasının yeniden tanzimine ilişkin çıkarları ve rekabeti misliyle derinleştirmiştir. Ancak emperyalistler arası çelişkilerin açtığı yolda bölgede güç olmak isteyen AKP, içte kendi rejimini de daha fazla konsolide etme ihtiyacını görmektedir. Aynı zamanda, içte rejimini konsolide edebilmesi için de, bölgesel çatışmalara müdahale ihtiyacını duymaktadır. Bu iç içe geçmiş spiral (sarmal) çelişkiler -emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkileri ile emperyalizmin siyasal İslam ile olan çelişkileri-, Türkiye-Kuzey Kürdistan seçimlerine damgasını vurmaktadır.

Adına “yeni Türkiye” denen bu ortamda iktidar ve talan sofrasının (mesela Kemalizmde ısrar eden) kimi mensupları tasfiye edilirken, (mesela yeni İslami burjuvazi gibi) kimi mensupları ise yeniden belirlenmektedir. Burjuva diktatörlüklüğünün bir biçimi olan “demokrasinin” nişanesi diye adlandırılan özelliklerinden biri de hakim sınıfların birden fazla sayıda partiye bölünmüş olmasıdır. Diğer en önemli özelliği ise hakim sınıfların birbirlerini karşılıklı kontrol etmelerinin mekanizması sayılan “yasama-yürütme-yargı” erkleridir. Siyaset sahnesinde ve devletin erklerinde yaşanmakta olan tasfiyeler ve yeniden yapılandırmalar, AKP’nin 2023 istikametinde öngördüğü rejimi tahkim etmesinin adımlarıdır. Ve gerçek şudur ki, tüm burjuva muhalefet istisnasız bu “yeni” rejimi kabullenmiştir, sadece bu yeni koşullarda mevcudiyetlerini daha fazla muhafaza edebilmek için kendilerine yer edinmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla 31 Mart Seçimleri, her ne kadar yerel yönetimleri ilgilendiren bir seçim de olsa, batı dünyasında ifade edilen haliyle bir “yarı-dönem” seçim rolü oynamaktadır. Yani, rejime, onun hükümetine verilen bir “güvenoyu” niteliğindedir. Yine bu lojiğin iç bağlantılarına sadık kalarak söyleyecek olursak, “halk iradesinin yekvücut” olduğuna “yine ve yeniden” bir “kanıt” olacaktır. İşte bu anlamıyla, gerek AKP, gerekse Kemalistler veya diğer hakim sınıf partileri için bu seçim oldukça önemlidir, hakim sınıfların izah ettiğimiz zorunluluklarına cevap olabilmesinin bir tezahürüdür.

Seçimlerin Doğası ve “Yapışık Mitoloji”

Bir şeyin doğasını yani bütünü itibariyle metabolizmasını, nasıl hayat bulduğunu nelerden güç aldığını ve neleri güçlendirdiğini tam olarak ne olduğunu söylemeden, o şeyi, a priori bir biçimde “hizmet edebilecek bir araç” olarak görmek tamamen metafizik bir yaklaşımdır. Ve seçimlere dair izlenilen bu yanlış yaklaşım, demokrasinin diktatörlüğün karşıtlığı olduğu anlayışı gibi, demokrasiye dair de izlenir. Halbuki demokrasi, ilk çıktığı andan bu zamana kadar hep bir sınıf diktatörlüğüdür, bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki hakimiyetidir.(1) Mülkiyet (burjuva) hakkının temel ve çekirdek hak olduğu ve proleterlerin işgüçlerinin sermaye tarafından alınıp satılan, mübadele edilen birer metaya indirgendiği bir toplumda, insanlar atomize edilmiş bir şekilde parçalanmışlardır. “Adalet”, “eşitlik”, “demokrasi” gibi evrensel olarak dillendirilen beyannameler, esas itibariyle bu üretim ilişkilerinin temelinde yatan çelişkiyi -üretimin aşırı derecede toplumsallaşması ve bunun şahsi temellük temelindeki gasbını- rasyonalize etmek, için “halk iradesinin” tecelli olduğu söylenir. Ve bu, burjuvazinin feodal toplumu eleştirdiği şeye benzemenin bir diğer biçimidir. Nasıl ki burjuvazi, feodalizmde ileri sürülen “kralların ilahi hakkı” önermesini “saçma ve uydurulmuş bir yönetme hakkı” olarak eleştirmekte haksız sayılmazsa, “demokrasi altında, seçimlerin halk iradesini temsil eder” anlayışı da uydurma bir saçmalıktan başka bir şey değildir. Bob Avakian’ın da söylediği üzere;

“Şimdi, burjuva döneminden biraz uzaklaşıp ona meselelerin gitmesi gereken ve gidebileceği – gitmeye mahkum olmadığı, ama gitmesi gereken ve gidebileceği – yerin tarihsel perspektifinden bakarsak, burjuva demokrasisinin büyük tılsımının, yani seçimlerin ve yönetilenlerin kendisini yönetenleri seçme hakkının gerçekte, burjuva toplumun işleyişi içinde, kralların ilahi hakkından daha fazla mutlak meşruiyete sahip olmadığını görebiliriz. Bu sadece, yönetici sınıfın ihtiyaçlarının ve çıkarlarının bu özel toplum tipinde ortaya konulmasının başka bir biçimi ve – burjuva siyaseti ve seçimlerin kontrolüyle birlikte – yönetici sınıfların çıkarlarını korunup güçlendirilmesini sağlayan bir mekanizmadır. Bu, kralların ilahi hakkının onlar tarafından geliştirilmiş versiyonudur: DEMOKRASİ, SEÇİMLER, gerçekte onların versiyonudur. Bu, belli bir sistemin yapışık mitolojisidir. Mitoloji olan şey seçim yapmaları değildir, mitoloji olan, seçimlerin taşıdığı anlam ve sonuçları hakkında söylenenlerdir. Gerçekte seçimler, “halkın” “iradesinin” veya “egemenliğinin” bir ifadesi değil, kapitalist sınıfın toplumda yönettiği ve ezdiği sınıflar ve gruplar üzerindeki sömürüsünü ve tahakkümünü, diktatörlüğünü sürdürmesini sağlayan sürecin ifadesidir.”(2)

Bu açıklamalar ve uzun aktarmalar bir çokları açısından işin “amentüsü”, “ABC’si” olarak görülmektedir. Evet, bunlar bize, burjuva sınıfının bir diktatörlük aracı olan devletinin ve onun işleyişinin temel niteliklerini anlatır. Ve bu, “ABC” diye bir kenara bırakmayı, ona sırt dönmeyi değil aksine bunu daha derinden kavramayı ve tersine çevirmek için bir devrim stratejisine sahip olmayı ve halk yığınlarını –ve toplumun şu halinden rahatsız olan diğer sınıf ve tabakalardan insanları- devrim temelinde yeniden kutuplaştırmayı, gerçek bir devrim için hareket inşa etmeyi gerektirmektedir.

Seçimlerle İzlenen “Mümkündür” Siyasetinin Altında Yatan Düşünce Yapısı

Her seçim sürecinde olduğu gibi “olağanüstü koşullardan geçildiği” ve “bu seçimlerin farklı” olduğu propagandası toplumun ilericilerinin dilinde bitmek bilmeyen bir nakarattır. Çok partili dönem boyunca; İnönü’den Celal Bayar’a, Adnan Menderes’ten Süleyman Demirel’e, Turgut Özal’dan Mesut Yılmaz’a, Tansu Çiller’den Bülent Ecevit’e ve son 16 yıldır Erdoğan’a kadar, her dönem hakim sınıfların bir kanadını temsil edenlere karşı “bu seçimlerin” “gericiliği durdurmak için son fırsat” olduğu söylene gelir. Zaten seçimler algısının en büyük illüzyonu, halkın “iradesinin” seçimler tarafından temsil edilebileceği, en son tahlilde iktidarı ele geçirmese bile “halkın sesi” olabileceği iddiasıdır –“bırakınız bizim de bir sesimiz olsun efendiler!”.

Yerel yönetimler bağlamında ise, merkezi otoritenin “dışında”, ondan “bağımsız” bir halk iktidarı olmayan ama “söz, yetki ve karar” merci olan “iktidar” alanı yaratıldığı fikri Türkiye ve Kürdistan “solunda”, ilerici cenahta “tartışmaya kapalı fikir” halini almıştır. Bir sınıf aracı olarak devletin, halkla doğrudan ilişkili olan aygıtlarının başında gelen belediyeler, “halkın iradesinin” değil ama hakim sınıfların bizzat ve birebir diktatörlüğünün aygıtıdır. An itibariyle 107 belediyenin kayyumla yönetilmesi, hakim sınıflarca “oyunun dışına” çıkılmasının “cezasıdır” –ki, Erdoğan’ın “seçilirlerse yeniden kayyum atarım” kabadayılığı bu “cezanın” apaçık beyanıdır. “Seçilmişlere” el vermek, sadece bizim coğrafyamızda değil, burjuva demokrasinin beşiği olan Avrupa’da da aynı anlamı taşımaktadır. Örneğin, İspanya Anayasası’nda referandum yapma hakkı olmasına rağmen, Katalanya’nın “Bağımsızlık Referandumu” sonrasında yaşanan siyasi tutuklamalar sonucu mahkeme davalarında 16-25 yıl arasında hapis cezaları istenmektedir.

Yine bu bağlamda çokça verilen Terzi Fikri’nin Fatsa örneği aslında neyi temsil ettiğinin değil, neyi temsil edemeyeceğinin trajik bir örneğidir: Zira Fatsa’da “bir araç olarak yerel yönetimin” deneyi, hakim sınıfların verili kurumlarının dışına çıkıldığı taktirde, bir gecede gerçekleştirilen “Nokta Operasyonuyla” -ki bu operasyon, 12 Eylül’ün küçük bir provasıydı- “devletin bekası” için tekrardan nasıl işlerin düzene sokulduğunun ispatıydı. Bu trajik tecrübeden alınması gereken en önemli ders, burjuva diktatörlüğün üst yapı kurumlarından her hangi biri –yargı, meclis, yerel yönetim vb.- bu sınıfın diktatörlüğüne ters geldiğinde yeniden yapılandırıldığı gerçeğidir.

“Bir burjuva aygıtı olarak belediyeleri halkın iktidarının inşası için bir araç olarak kullanmak” efsaneden de kötü, halk yığınlarının öfkesini ve umudunu verili hakim ilişkilerin düşünce yapısı içerisine hapsetmektir. Çünkü bu düzenin içerisinde hiç bir temel sorun ne genel ne de yerel “seçim” yoluyla çözülemez. Ve bu düzenin kurumlarının işleyiş biçimi, mütemadiyen halkın düşünce tarzı üzerinde etki yaratır ve bir geleneğe dönüşür. O yüzden sorun yalnızca burjuva seçimlerinin hileli olduğu meselesi de değildir. Temel sorun, burjuva seçimlerinin halk kitleleri üzerinde uygulanan diktatörlüğün güçlü bir biçimi olduğudur. Seçimler halka karşı uygulanan burjuva sınıf diktatörlüğünün, halkın düşünce yapısında rasyonelize edilmesinin (halk iradesi) tezahürlerinden biridir. Bir diğer tartışma konusu ise, HDP’nin, halk kitlelerinin AKP’ye ve onun rejimine dair olan öfkesini, “hem kazanacağız hem de kaybettireceğiz” şiyarıyla, hakim sınıfların Kemalist kanadının arkasına sürüklemesi/sürüklenmesidir. Hakim sınıfların bu kanadı, an itibariyle halka karşı yapılan suçlara önderlik etmese de, bu suçlarda AKP kadar payı vardır; zira aynı devletin bekasını savunmakta ve rejimin almış olduğu biçime “itirazlarına” rağmen, burjuva diktatörlüğünün devamlılığında ortaklaşmaktadır. AKP’nin durdurulması ve alaşağı edilmesi haklı ve meşru bir taleptir. Ancak AKP’yi durdurmanın ve alaşağı etmenin zeminini hakim sınıfların diğer kanadını güçlendirmek olamaz. Bilakis devrimci inşanın güçlendirilmesi esas ve elzemdir. Aksi taktirde her meşru başkaldırı, sistemin sınırları içerisinde boğularak halkı yönelimsiz bırakacaktır. Ve bu açıkçası, köpürtülen bu ham hayeller, halka karşı işlenilen başka bir tür suçtur!

İhtiyaç Duyulan Büyük Meydan Okuma!

Hakim sınıflar arasındaki bu seçim yarışı hiç de önemsiz değildir. Tüm münakaşa hakim sınıfın diktatörlük aracı olarak devletin alacağı biçim (rejim) üzerinedir. Hakim sınırlar arasındaki bu münakaşa devrimci komünist tahlil açısından, son kertede bir fark yaratmadığı gibi, amacımız, bu münakaşanın ve bunların temsil ettikleri şeyin ciddiyetini kavramak, bunlara radikal derecede farklı bir biçimde ve kökten farklı amaçlar doğrultusunda karşı çıkmak olmalıdır.

Ve açıkça söylemek gerekirse amacımız bir nevi, “seçimleri boykot etmek” bir nevi “meşruluk krizi” yaratma siyaseti değildir – ki her ne kadar meşruluk krizi pozitif bir unsuru barındırıyor olsa da. Olması gereken, halk kitlelerine seçimlerin doğasını, hedeflerini ve sınırlılıklarını anlatmak ve AKP şahsında büyüyen öfkeyi rejime karşı gerçek bir devrim hareketinin inşası için örgütleme temelinde AKP’yi durdurmak olmalıdır.

Bugün açısından insanlığın tüm bu gericilikten kurtulma umudunun bir “seçim” yarışına indirgenmesi kabul edilmemelidir. Devrimin nasıl yapılacağı ve halk kitlelerinin devrim temelinde nasıl örgütleneceği, günümüzün acil ihtiyacıdır. Düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçek bir devrimi muzaffer kılabilmek için berraklaştırma sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Biz kimiz yazısında da söylendiği üzere;

“Komünizm bir inanç, bir felsefe veya yanlış (yani öznel olan, bilimsel olmayan) bir ideoloji değildir, nihayetinde belli belirsiz bir şey, bilimsel yöntem ve yaklaşıma aykırı olan bir şey de değildir. Temel olarak ve esasen, insanın toplumsal gelişimini ve olası gidişatını analiz etmek ve sentezlemeye yönelik bilimsel bir yöntem ve yaklaşımdır. Bir bilim olarak komünizm, dünyanın anlaşılmasının ve dönüştürülmesinin en sistematik yoludur ve insanlığın duyduğu bütün ızdıraplardan; insanlığı sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen olarak bölünmüşlüğünden, çevresel yıkımın geri dönülemez kritik bir noktaya sürüklenmesinden, kadınların ataerkil sistem tarafından baskı altına alınmasından, “geleneksel” kültüre uymadığı için LGBT bireylerin ötekileştirilmesinden, dünyanın ezen ve ezilen uluslar şeklinde parçalanmışlığından kurtuluşunu sağlayacak tek şey komünist devrimdir, DAHA AZI DEĞİL! Ve bugün bu komünist devrim, Bob Avakian’ın mimarı olduğu ve önderlik ettiği Yeni Komünizm’de ete kemiğe bürünmüştür.(3)

Eğer, dünyanın her bir yanından insanlar yaşadığımız bu toplumu anlamak ve gerçekten değiştirmek istiyorlarsa, Yeni Komünizm’in yöntem ve yaklaşımını kavramalı, maddi gerçekliği bu temelde değiştirmelidirler. 1960’larda, komünizm bir yol ayrımındaydı ve komünizmin doğru yolu Mao tarafından temsil ediliyordu. Ve açıkça söylemek gerekirse, bugün de komünizm bir yol ayrımın da ve bu yol ayrımı, Bob Avakian’ın inşa ettiği ve halihazırda önderlik ettiği yeni komünizm tarafından temsil edilmektedir. Bundan 50 yıl önce nasıl yoldaş İbrahim Kaypakkaya, komünist devrimin önderi Mao Zedung’u ve onun temsil ettiği bilimi Türkiye’de ve Kürdistan’da takip edip, uygulayıcısı ve savunucusu olduysa, bugün de bizlerin yeni Kaypakkayalar olmamız gerekmektedir! Önümüzde duran görev, gerçek bir devrim için devrim hareketinin inşasıdır. Günümüzde böylesi bir inşa ancak ve ancak Bob Avakian’ın mimarı olduğu ve önderlik ettiği yeni komünizm temelinde olabilir.

Evet, önümüzdeki yegane görev budur!


(1) Burada, Uluslararası Komünist Hareket‘de demokrasi hakkında Marx sonrası, derin ve berrak bir anlayış geliştren Bob Avakian’ın, “Demokrasi; Neden Daha İyisini Yapamayalım ki?” eserini okumayı salık veririz.

(2) Bkz: http://yenikomunizm.com/secimlerin-dogasi-gorevi-ve-sinirliliklari-hakkinda-bob-avakiandan-seckiler-1

(3) Bkz: http://yenikomunizm.com/biz-kimiz

Yeni Komünizm

Gerçek Bir Devrim ve Kökten Yeni Bir Toplum İçin Gerçek Kurtuluşa Giden Yolda Bilim, Strateji ve Önderlik

4 Yorum