Yeni Komünizm

Tüm Demokrasi Yanılsamalarının Üstesinden Gelmek İçin İnsanlığın Komünist Devrime, Yeni Komünizme İhtiyacı Var

Anayasa

Dünyanın çeşitli yerlerinde iktidara gelmiş aşırı sağ ve faşist hükümetlerin Covid-19 pandemisini fırsata çevirerek kendi yol haritalarını pekiştirmek için ellerinden geleni yaptıklarına tanık oluyoruz. Göçmenlere yapılan saldırılar, kadınların aşağılanması, LGBTQ bireylerin “sapkın” olarak görülmesi, azınlık inançlara yönelik caniyane katliamlar… Tüm bu saldırılar insanlığa büyük ızdıraplar yaşatıyor ve mevcut iktidarlar bu insanlık dışı uygulamalarını sadece artırmıyor, bir iktidar modeli olarak inşa ediyor ya da pekiştiriyorlar. Dünyanın bu negatif haline ise liberal soldan “demokrasinin güçlendirilmesi” gerektiği cevabı geliyor. “Eğer demokrasi güçlendirilmezse, eskinin tabutluklarından faşizm yükselir” mesajını topluma yayıyorlar.

Burada açık ve kesin bir gerçek var ki faşizmin (burjuva) demokrasiyle doğrudan ilişkisi vardır. Ama sanıldığının aksine faşizm demokrasinin yokluğundan değil, bilakis liberal demokratik yönetimin işlevsel krizinden doğar. Burjuva demokratik devlet aygıtını ve onun kurumlarını alenen eleştirir ve devletin/ulusun çıkarlarını dünya çapında savunabilmek için yeni bir yol haritası gündeme getirir (Amerikayı yeniden büyük kıl!).

Bu yazının amacı, faşizm tarihçesine dair bir tartışma başlatmak değildir – ki böylesi bir tartışmaya da ihtiyacımız var ama bu makalenin konusu değil. Makalemiz daha ziyade, dünyada sağa kayışın neden kaynaklandığını, bu sağa kayışın durdurulmasına ilişkin kimi liberal ve “sol” teorilerin gözden geçirilmesi, üst yapıya ait olan kurumların niteliklerinin ne olduğu ve neyi temsil ettiği, ve son olarak ise insanlığın ihtiyaç duyduğu gerçek radikal çözüm üzerine yoğunlaşacaktır.

Burjuva demokratik konsensüs krizi neyi anlatıyor?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan burjuva demokratik rejimler, son on yılda dünya çapında vuku bulan ve bir birini karşılıklı etkileyen aşırı sağcı, popülist ve faşist iktidarların ortaya çıkmasıyla birlikte siyasi bir krize girmiştir. Özellikle burjuvazinin yönetim krizini çözmek üzere kurulan AB (Avrupa Birliği) -Avrupalı emperyalistler, kendi sorunlarını halletmek için, ikinci dünya savaşı sonrasında AB’ni kullandılar- merkez sağ ve “sol” partilerinin zayıflaması ve kimi yerlerde bariz çökmesiyle birlikte, aşırı sağcı ve faşist partilerin hedefi haline dönüşmüştür. Toplumda tutkal görevi gören, baskıcı ve sömürücü ilişkileri gizlemek ve bunları haklı çıkarmak üzerine kurulan burjuva demokrasisi ve onun “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” nosyonları işlevini yitirmiş durumdadır. “Bir daha asla” (nie wieder deutschland) olmaz denilen ve “Avrupa’nın yüzleşmesini yaptığı faşizm”, her bir ülkede kendine ait özgüllükleri ve farklılıklarıyla yeninden “oyun kurucu” halini almıştır.

Dünyada yükselen aşırı sağ, popülist ve faşist hareketlerin “ekonomik buhranın” sonucu olduğunu söylemek, gerçeği bütünüyle yansıtmamaktadır. Bazı ülkeler açısından bunun kısmen doğru olduğu düşünülebilir. Ama birçok Avrupa ülkesi, hem ekonomik büyümeye devam etmekte hem de sömürgelerden elde ettikleri ganimetin bir kısmını kendi toplumlarına paylaşmayı sürdürmektedir. İsveç, görece ekonomik refahı en yüksek olan Avrupa ülkelerinden biri olmasına rağmen, göçmen karşıtlığı, islamafobi İsveç toplumunda çok yaygın ve baskın bir seviyede gözlemlenmektedir.

Cihatçı İslam’ın Ortadoğu’da güçlenmesi ve buna bağlı olarak Avrupa üzerindeki siyasal çalışma etkisi, Batılı emperyalist güçlerin bir kısmının, siyasal İslam’a yönelik daha sağdan ve faşizan cevaplar vermesini de sağlayan faktörler arasındadır. Trump’ın seçilmesi ve Beyaz Saray’da faşist bir rejimin iş başı yapması, İngiltere’nin AB’den ayrılışı gibi diğer gelişmeler dünya çapında sağa kayışı hızlandıran faktörler arasındadır.

Burada ifade edilen güçler -cihatçı İslami köktenciler ve emperyalistler- tarihsel olarak miadı dolmuşlardır. Bunlar günümüz dünyasında ortaya çıkan, dünyadaki durumu ve dinamikleri etkileyen önemli bir çelişkidir ve bu iki miadı dolmuşlar birbirlerine karşı mücadele yürütürlerken bile birbirlerini güçlendirirler. Köktenci dincilerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da güç kazanmasıyla birlikte Batı’nın faşist güçleri kendilerini, bu gerici güçlerle baş edebilecek tek adres olarak göstererek toplum içerisinde meşruluk kazanmış ve ilerlemişlerdir. Diğer yadan Batı toplumunda müslüman olanlara karşı büyüyen tepki, Daesh gibi salafist gerici köktenci güçler tarafından örgütlenmiş ve radikalize edilmiştir. Bu gerici kısır döngü, “medeniyetler savaşı” olarak lanse edilmektedir ve Avrupa’daki faşist güçlerin yükselmesinde önemli bir faktör olmuştur.

Batı toplumlarında bu sağa kayışa yönelik cevap Türkiye’den farklı değildir. Aşırı sağın ve faşizminin toplumda yer edinmesini “güçlü bir demokrasi olmayışına” yormaktadırlar. Halbuki tüm bu toplumlar 70 yıldır burjuva parlamentarizmin en demokratik modelleriyle yönetiliyordu. Örneğin Almanya’da eyalet yönetimi ile “yerel güçlere söz hakkı” tanınır. Yine Avrupa belediyeler kanunu, başka ülkelere nazaran yerel yönetimlere otonomi sağlamaktadır. Bu doğrultuda, mesele yalnızca “demokrasinin yeterince pekiştirilememesi” olarak düşünülmektedir. Ve sosyal demokrat partiler, faşizm tehlikesine karşı -evet bu insanlık için ağır sonuçları olabilecek bir tehlikedir- “sosyal demokrasiyi ve hukuk devletini” tekrar canlandırma çağrısında bulunurlar. Sağdan yükselen dalgayı bastırmak için seçimlerin “çare” olacağını savunarak, faşizm tehlikesinin farkında olan ve buna tepki duyan insanları silahsızlandırarak, burjuva devlet aygıtını eklemlerler.

Erdoğan’a yönelik siyasi tutumda da benzer bir siyasal hat gözlemlenir. Erdoğan’ın temsil ettiği faşist rejime karşı “halkın iradesinin” güçlendirilmesi ve “seçimler” yoluyla üstesinden gelinmesi gerektiği tezi ileri sürülür. Bu en kötü ihtimalle “ben kazanamazsam bile, Erdoğan da kazanmasın” diyebilmektir. Zira “demokratik bir yol” sağlanacaksa, ancak ve ancak “Erdoğan’ın geriletilmesiyle” sağlanabilir anlayışı hâkim kılınmaktadır. Beri yandan ise Erdoğan’ın temsil ettiği hâkim sınıf kliği, seçimler süreciyle kendi meşruluğunu pekiştirirken sadece buna dayanarak iktidarını ayakta tutmaz. Devletin bütün kurumlarında ve özellikle silahlı güçlerinde ciddi bir kadrolaşma görülür ve bu durum gün be gün sağlamlaştırılır. Buna paralel olarak kendi tabanında ciddi bir ideolojik birlik oluşturmakta ve bu tabanını önemli oranda silahlandırmaktadır. Yine zabıtalardan, çeşitli kooperatif birliklerine kadar (burada Mussolini ile benzerlikler gözükmektedir), oluşturmuş olduğu “resmi” ya da “sivil” kurumların silahlanmaları, Erdoğan’ın temsil ettiği kliğin “seçimle gelen seçimle gider” anlayışına uymadığını göstermektedir.

Bu sitemin (kapitalist toplum) yapısını, işleyişini ve sınırlarını tanımamak, bu sistemin aldığı biçimleri (burjuva demokrasisi ve faşizm) hakkında net bir fikre sahip olamamak, toplumu yanlışa yönlendirmek, niyetten bağımız olarak, işbirlikçiliğe zemin hazırlıyor. Ve bu bizleri, umutsuzca ya faşizm tehlikesinin nelere mal olacağının küçümsenmesine ya da burjuva demokrasinin kanatları altına gitmeye götürüyor. “Faşizm, insanlığı ve gezegeni türlü dehşetlere maruz bırakan bu düzenin, hâlihazırda yaşatmakta olduklarını da katlayacak, daha çirkin ve açıktan katil bir biçimidir. “Demokratik biçimle” aynı özü paylaşıyor olmasına rağmen nitel bakımdan farklı oluşu “zıtların birliğinden” kaynaklıdır.”1 Ve “Bir egemenlik biçimi olarak, faşizm burjuva demokrasisinin özü ile biçimi arasındaki çelişkiyi çözer, burjuva diktatörlüğünü olanca çıplaklığı ile uygulamaya koyar.”2

Devlet hakkında bazı görüşler

Burada üzerinde durulması gereken diğer bir husus ise devlet olgusudur. Devlet nedir? Devlet bir hükümet midir? Peki, rejimin rolü nedir? Hâkim sınıf klikleri arasında rejim hakkında ki fırtına neden kopmaktadır. Bunlara dair net bir anlayışın olmayışı, halk kitlelerini silahsızlandırır ve çözümünden uzaklaştırır. Ve ne yazık ki, çoğu “Marksist” tarafından bile bu kavramlar oldukça hatalı ve problemli bir şekilde kullanılmaktadır.

“Devlet burada çok özel bir anlama sahiptir – en genel anlamıyla hükümetle aynı şey değildir. Bir devlet, nerde olursa olsun ve hangi hükümet biçimine sahip olursa olsun, ‘temel olarak ezilen, sömürülen sınıfı baskı altında tutma aygıtıdır’. Bu aygıtın temel kısımları, sıklıkla olduğu gibi gerekli olduğu zaman vazgeçilecek olan parlamentolar ve öteki benzer kamusal tartışma ve şekli karar alma mekanizmaları değil, yürütme erki, bürokrasi, mahkemeler ve özel olarak da silahlı kuvvetleridir. Bu silahlı kuvvetler, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki iktidarının yoğunlaştırılmış halidir: yönetici sınıfın güç tekelini temsil ederler ve amaçları, (hem ülke içinde, hem de özellikle emperyalizm çağında, çıkarlar üzerine ihtilaf yaşanan, dünyanın herhangi bir yerinde) o sınıfın çıkarlarını güç yoluyla güvence altına almaktır.”3

Devlet sınıflı toplumların örgütlenme biçimidir, bir sınıf aygıtıdır. Devletin varlığı sınıfların, sosyal bölünmelerin varlığının ürünüdür. Devlet “devletçi olmasından ötürü” diktatörlük değildir. En “devletçi” olmayan devlet, onu yıkmak isteyenlere karşı kendisini savunur ve onu yıkmak isteyenlerin üzerinde diktatörlük uygular. Bu tüm devletlerin ortak yönüdür; iktidarın muhafazası. “Toplumsal sözleşmenin” garanti altına alındığı alan değildir. Devlet çokça propaganda yapıldığının aksine, “vatandaşlık haklarını garanti altına” alan yer değildir ki her ne kadar vatandaşlık hakları olsa bile, devlet bu hakların ortak temsili değildir. Bilakis, “haklar” dağıtırken bile belirli bir eksen -sınıf diktatörlüğü- etrafında gerçekleşir. Devlet sınıfların birliğinin sağlandığı ve pekiştirildiği bir yer değildir! Marx’ın kendi döneninin burjuva teorisyenleriyle yürüttüğü tartışmada üzerine basa basa durduğu üzere, devlet bir sınıf egemenliği aracıdır.

“Öyleyse devlet, topluma dışardan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi, “’ahlak fikrinin gerçekliği, “aklın imgesi ve gerçekliği’” de değildir. gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir üründür; bu, toplumun, önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama, karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, “düzen” sınırlarının içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir: işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.”4

Devlet başından itibaren bir itirafın üründür; antagonist çelişki. Sınıflı toplumda antagonist çelişki aynı zamanda, hakim olan sınıfın siyasi temellerini oluşturur. Ve hiç bir baskıcı ve sömürücü sınıf “ben felanca sınıfı zapturapt altına alarak ekonomik kar sağlayacağım” beyanında bulunarak mevcudiyetini sürdüremez. Hitler, “Ben Alman emperyalizminin birinci paylaşım savaşında kaybettiklerini savunuyorum” diye ortaya çıkmadı ama yaptıkları buna tekabül ediyordu. Hitler, Versay Sözleşmesi’nin iptalini talep etti. Bu iptal, sadece Almanya’nın ordu kurma ve silah üretme imkanlarını sağlamakla kalmadı aynı zamanda Alman emperyalizminin Birinci Dünya Savaşı’nda “kaybettiklerinin” de geri alınmasının “savunulmasıydı”. Mesela Fransız işgali altındaki Ruhr Havzası’nın geri alınması gibi. Ve Alman emperyalizminin birinci paylaşım savaşı sonrasında biriken ve derinleşen tüm çelişkilerini faşist devlet aygıtıyla gizleyebildi ve sorunlarını bununla çözmeye çalıştı.

Tartışmanın tam da bu noktasında bazı kavramları açıklamanın önemi var. Hükümetler, baskı aracı olan devleti yürüten rejime -sınıf diktatörlüğünün biçimi- aday olan, ve bu ilişkileri sürdüren hakim sınıf kiliği ya da kilikleri tarafından oluşturulur. Rejim ise sınıf egemenliğinin sürdürmenin biçimidir. Bu biçim kamusal alandan hukuksal alana kadar işlerin hangi biçimde gitmesi gerektiğini dile getirir. Bugünün dünyasında anayasal monarşiden, teokratik diktatörlüğe kadar birçok rejim türü bulunmaktadır. Sömürücü ve baskıcı bir toplumda devlet ister faşist olsun isterse burjuva demokratik, aynı özün yansımasını ifade eder, hakim sınıfın diktatörlüğünü. Beri yandan ise burjuva demokrasi ile faşizm arasında nitel olarak fark bulunur. Burada ifade edilen nitel (qualité/quality) fark, özün hangi biçimde vuku bulacağına ilişkin farktır ve bu farkın inşası, rejim değişikliği çoğu zaman hakim sınıflar arasında kıyasıya bir mücadeleyi gerektirir. Burada “ hakim sınıflar arasındaki kavga, beni ilgilendirmez” demek doğru değil. Zira bu kavganın neyin zeminini hazırladığı hiçte önemsiz değildir. Örneğin Trump/Pence faşist rejiminin konsolidasyonu gerçekleşmemiş ama konsolide olmaya devam etmektedir ve tüm bu konsolidasyon esnasında sivil haklara, göçmenlere, siyahilere, müslümanlara, LGBTQ bireylere ve kadınlara yönelik temelden saldırılara girişmektedir. Bu saldırıların neden olduğu ve neyin zeminini hazırladığı ve en demokratik burjuva devlet aygıtı içerisinde dahi garantisi olmayacağının, bilimsel bir zeminde anlaşılmaması, faşizme karşı insanları tekrardan burjuva formlar altında birleştirir.

Demokrasi ve Diktatörlük

Burada BA’nın alıntısına tekrardan dönecek olursak, devletin temel mekanizmaları parlemento ya da yerel yönetimler değildir. Bu mekanizmalar, hakim sınıfın çelişkileri önünde bir engele dönüştüğü zaman, temel baskı araçları devreye girer; yasal silahlı kuvvetler ve mahkemeler. Türkiye Cumhuriyeti buna çok güzel bir örnektir. Erdoğan 2019 Mart seçimleri öncesinde, HDP’nin adaylarını hedef göstererek, “seçilseler bile kayyum atarım” dedi ve gelinen aşamada HDP’nin onlarca belediyesine kayyum atanmıştır. Bu, hakim sınıfın oyunun dışına çıkıldığında “karar mercinin” hiçte halk olmadığını göstermektedir. Kararlar “meclisin” “belediyenin” dışarısından alınır. Ve insanların çoğu, çoğu zaman bu durumu anlamamaları ve açıkça söylemek gerekirse bu tespite cepheden karşı gelmeleri, demokrasinin diktatörlüğün karşıtı olduğunu söylemekten ileri gelir.

Mao’nun da söylediği üzere “demokrasi üst yapıya ait bir kavramdır”. Demos-Cratia Yunan Site devletinde ortaya çıktığı zamanda bu yana bu gerçekliğe bağlı kalmıştır, üs yapıya ait olması gerçekliği! İnsanların ezici bir çoğunluğu “üst yapı” ve “alt yapı” diye meseleleri tartışmazlar. Bunların neden bir birlerine bağlı olduğunu üst yapının görece otonomisi (bağımsızlık değil, otonomi!) olduğunu ama bu otonominin sınırlarını ve çerçevesini belirleyen bir alt yapısı olduğunu tartışmazlar. O yüzden tüm tartışma “hangi demokratik modelin halkın çıkarları için olduğuna” indirgenir. Yani üst yapıda (ki bu kavramı onlar kullanmazlar) eğer gerçek bir demokrasimiz olursa, bölüşüm de demokratik bir şekilde gerçekleşeceğini düşünürler. Bu yine bizi Marx’ın reformist sosyalistlerle yürüttüğü tartışmaya getirir. “Bir kere ekonomiyi eşitsizliklerin ve toplumsal eşitsizliklerin kaynağı olarak belirlendiği ölçüde meseleyi bölüşüm alanına yerleştirmeleridir, oysa ki kapitalizm gibi sömürücü bir toplumun karakterini oluşturan baskı ve eşitsizliğin kaynağı üretim alanında bulunmaktadır ve daha spesifik olarak da üretim ilişkilerindedir.”5 Üretim biçimi, sizin nasıl bir mülkiyet ilişkileriniz olacağının, bunların üretiminde hangi rolü oynayacağınızı ve toplumsal olarak üretilen servetten aldığınız payın temellerini ve sınırlarını belirler. Bu burjuva liberal aklın devamlı olarak pompaladığı ve toplumdaki herkesin bir bireymiş oldukları safsatasının dışında bir şeydir. Evet insanlar bireydirler ama “yalıtılmış bireyler” değildirler. Onlar içerisine doğdukları ve devraldıkları toplumsal ilişkilerin ve en temelde ekonomik ilişkilerin parçasıdırlar. Ve üst yapı, tüm bu ilişkileri RASYONELLEŞTİRMEK için rol oynar! Bu alt yapıya uygun bir ideoloji, siyaseti, ahlakı, hukuku ve kültürü oluşturur. Kapitalist toplumda “yeme hakkını” geçerli kılmak isterseniz, sizi yağmacı olarak ilan ederler ve sokak ortasında vururlar. Çünkü üst yapıda kafanıza göre istediğinizi yapamazsınız, alt yapı tarafından sınırlandırılırsınız.Ve Mao’nun söylemek istediği tamda budur; demokrasinin “kendinde bir amaç” olmadığı, üst yapıya ait olduğu ve sınıflı toplumun yönetim biçimi olduğu ve bu sınıfın ekonomik ilişkileri -alt yapı- tarafından sınırlandığıdır.

Bütün bu anlattıklarımız kapitalist toplum altında seçimlerin oynadığı rolüde aydınlatmaktadır. Toplumun sınıflara bölündüğü ve antagonist sınıf çelişkilerini yansıtan seçimler “halkın iradesini” ya da onun en yüksek çıkarlarını ifade etmediği gibi seçimler kapitalist toplumun niteliğini değiştirmede her hangi bir temel amaç sunamaz! Bu toplumda bir burjuva ile ezilen bir gruptan gelen insanın kullandığı oyun eşit olduğu doğrudur; diğer bir hakikat ise bu “eşit” oylar insanlığın kurtuluşu için hiç bir temel ihtiyacı gerçekleştiremez! Seçimler, bu sistemin meşruluğunun (rızalık) oluşturulması için önemli bir süreçtir. Bu hem a priori olarak “demokratik sistemin” hala işlediğini ve işletilmesi gerektiğini topluma dayatır. Diğer yandan ise halk kitlelerini düzenli olarak “daha tehlikeli olana karşı” demokratik olanın güçlendirilmesi gerektiği yarışına sokarak, halk kitlelerinin umutlarını ve enerjilerini burjuva toplum içerisine çeker ve heba eder.

Sonuç Olarak

Batı’da, ikinci emperyalist paylaşım sonrasında kurulan burjuva demokratik konsensüs ve onun birleştirici unsurları, aşırı sağcı ve faşist partiler tarafından saldıraya uğruyor ve “yeni” normlar olarak hayat bulmaya başlıyor. Merkez sağ ve merkez sol partiler tekrardan ayakları üzerine dikilebilmek için, aşırı sağın ve faşizmin belirleyici siyasi iklimine girerek tüm toplumu sağa çekiyor. Ve bu fenomen, dünya çapında aşırı sağcı ve faşist rejimlerin doğmasını hızlandırıyor ya da perçinliyor.

Bu gidişatın karşısına “demokrasinin” savunulması, derinleştirilmesi ya da genişletilmesi temelinde cevap vermek, bu durumun neden ortaya çıktığını -burjuva demokrasisinin özü ile biçimi arasındaki çelişkiyi- anlamamak ve halk kitlelerinin silahsızlandırmak demektir. İnsanlığın ihtiyaç duyduğu şey, toplumun çelişkilerini bilimsel bir metot ve yaklaşımla derinlemesine anlayan ve bunları gitmesi gereken yöne doğru götüren gerçek bir devrim hareketidir. Bunun için ancak bir bilim olarak komünizm gerçek bir alternatif temin edebilir! Bugün bu bilim, Bob Avakian’ın inşa ettiği, geliştirdiği ve önderlik ettiği Yeni Komünizm tarafından temsil edilmektedir. İnsanlığın nihai amacı komünizm olan bir devrime ihtiyacı var, daha azına değil! Bu devrimi haritaya koyabilmek için Yeni Komünizm’i öğrenelim ve kitlesel olarak yaygınlaşmasını sağlayalım!


Referanslar:

1 Önümüzdeki Dönem İçin Gereken Stratejik Yönelime Dair Bazı Notlar, http://yenikomunizm.com/onumuzdeki-donem-icin-gereken-stratejik-yonelime-dair-bazi-notlar/

2 Önümüzdeki Dönem İçin Gereken Stratejik Yönelime Dair Bazı Notlar,http://yenikomunizm.com/onumuzdeki-donem-icin-gereken-stratejik-yonelime-dair-bazi-notlar/

3 Bob Avakian, Demokrasi Neden Daha İyisini Yapamayalım ki?, s. 117, El Yayınları, 2016

4 Friedrich Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni Sf 162, Eriş Yayınları

5 Bob Avakian, Breakthrougs (Atılımlar), 2019, http://www.demarcations-journal.org/issue05/Bob_Avakian-BREAKTHROUGHS-tr.pdf

Görüşlerinizi Paylaşın

YENİ KOMÜNİZM HAKKINDA GÖRÜŞLER