Yeni Komünizm

Hakim Sınıflar Arasındaki Mevcut Kutuplaşmayı Anlamak,

Bu Delilikten Tek Çıkış Olan Gerçek Bir Devrimi Haritaya Koymak İçin

BAZI TEMEL SORU VE CEVAPLAR

Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu

Haziran 2022

Editörün Notu: Sadece Türkiye/Kuzey Kürdistan’da sınırlı kalmayan küresel çapta büyük çalkantıların ve krizlerin yaşandığı bir süreci yaşamaktayız. Dünya sahnesinde süregelen çelişkiler, hem içinde bulunduğumuz bölgeyi hem de bu ülkeyi derinden etkilemekte ve büyük krizlere neden olmaktadır. Öte yandan dünya arenasındaki çelişkiler temelinde Türkiye’deki hakim sınıf klikleri arasındaki çatışmalar ve mevcut İslamcı/Türkçü faşist rejimin “kendi ajandası” da konjonktürel çelişkileri etkilemekte, bu çelişkileri hızlandırmakta ve bazen derin kaoslara neden olabilmektedir.

Bugün toplum adeta parçalanmış durumdadır. Bir yanda rejimin temsil ettiği dünya görüşü ve modeli diğer tarafta bazı boyutlarıyla “belirsiz” duran -biraz da kervan yolda dizilir diyen- lakin temelde rejimden rahatsızlık duyan ve kendi sınıfsal (kapitalist) emelleri temelinde bir “ittifakı” zorunlu gören burjuvazinin “muhalif” kutbu söz konusudur. Bu tabloda “arka ses” olarak HDP’nin başını çektiği bir “demokrasi cephesi” ya da “Üçüncü İttifak” söz konusu olmakla birlikte, toplumdaki mevcut parçalanmada hakim sınıfın “muhalif” kanadının parametrelerinin ötesine gidemeyen ve çaresizce bu siyasi atmosferin parçası olan ilericiler bulunmaktadır. Bu çalışmada ele aldığımız ve cevabını aradığımız sorular sadece mevcut konjonktürü irdelemekle yetinmiyor. Buraya nasıl geldiğimiz üzerine de berrak bir bakış açısını koyuyor ve bu felaketten tek çıkış yolu olan devrimi haritaya koyabilmek için devrim bilimini ve önderliğini, insanlığın dünya çapında yaşadığı gereksiz ızdıraplardan kurtulabilmek açısından acil ve hayati önemini, onun bilimsel yöntem ve yaklaşımını bir kez daha kapsamlı olarak ele alıyor.

PDF İndir


1) Nasıl Bir Dünyada Yaşıyoruz?

22 Şubat’ta Rusya’nın işgaliyle başlayan, görünürde bir “Rusya-Ukrayna” savaşı olan fakat aslında Ukrayna’nın ABD ve Batı’ya bağlı olduğu ve doğrudan bu güçler tarafından desteklenip yönlendirildiği bir çatışmayı yaşamaktayız. Bu savaş sadece bir “vekalet” savaşı değildir. Zira burada emperyalist bir güç olarak Rusya, doğrudan savaşın içerisindedir. Rusya’nın Ukrayna’nın faşist ve aşırı sağcı güçlerden oluşan yönetimiyle açık problemleri olsa da, bu savaş esas olarak “Ukrayna’nın bağımsız iradesine” bir darbe vurmak için değildir. Bu savaş, başını ABD’nin çektiği NATO’nun genişlemesine ve askeri açıdan sürekli olarak çembere alınma durumuna karşı -şayet Ukrayna’da bir NATO üssü kurulursa Moskova’yı çok kısa bir sürede vurabilecek askeri avantaja sahip olacaktır- Rusya ile ABD/NATO güçleri arasındaki bir savaştır.

Bu savaş, “otoriterlik ile demokrasi” arasındaki bir savaş da değildir. Rusya’nın kendi emperyalist emelleri için Ukrayna’yı işgal ettiği doğrudur ve vicdan sahibi hiçbir insanın bu işgali kabul etmemesi gerekir. Bununla birlikte Putin’i “otoriter” olmakla suçlayan ABD ve Batı temsilcileri, Rusya’nın Ukrayna’da yaptıklarından çok daha beterlerini yaparken “demokrasiyi” temsil ettiklerini söylemeleri saçmalık ötesidir. ABD dünyada nükleer silah kullanmış tek ülkedir. Üstelik Nazilerin kaybetmesine yakın bir zamanda nükleer silahların kullanılmış olması esasta “faşizmi yenmek” için değil; dünya üzerinde emperyalist tahakküm kurmak ve sosyalist kampı terörize etmek içindi. Yine ABD ve müttefiki olan Fransa’nın açık ara silah sattığı Suudi Arabistan, Yemen’de 1.5 milyon insanın ölümüne neden olurken, bugün 6 milyon insan açlık ve hastalıklarla ölümün eşiğindedir. Irak’ta “nükleer silahlar” bulunduğu yalanlarıyla ülkeyi işgal eden, dolaylı ve dolaysız 2 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan da doğrudan ABD emperyalizmidir. Fakat bu emperyalistler, Bob Avakian’ın da söylediği gibi Büyük Totolojik Saçmalık (BTS) içerisindedirler. Kendilerinin yaptıklarını bir başkası yaptığında “otoriter” olur fakat kendileri yaptıklarında bu “mazur” gösterilir çünkü hikâyenin “iyi/ağır abisi” ve “demokrasi savunucuları” onlardır.

Savaşın kendi dinamikleri vardır ve bir kez başladıktan sonra bu dinamikler üzerinden harekete geçer. Özellikle de haksız savaşların dinamikleriyle “savaş suçu” olarak sayılan birçok şey “meşrulaştırılır”. Savaş sahasında “amaca hizmet eden her araç meşrudur” felsefi bakış açısı hâkim olur. ABD/NATO ve Rusya arasında geçen savaş “kazanma” meselesine bağlıdır ve her iki taraf da kolay kolay “hedeflerinden” vazgeçmeyeceklerdir. Böylesi bir dinamik, pek çok şeyi tetikleyecek bir potansiyeli barındırmaktadır. Şayet savaş bu şiddetiyle sürerse ve şimdilerde Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde NATO’ya katılma kararları gerçeğe dönüşürse -gidişat bunu gösteriyor- çelişkiler yeni bir seviyeye varabilir ve bir nükleer savaş ihtimalini güçlendirebilir. Rusya’nın savaşın ilk gününde açıkça yaptığı “Batı açık müdahale ederse bu savaşı biz kazanamayız ama kazananı da olmaz” tehdidi, Almanya Şansölyesi Şolz’un sürekli olarak “üçüncü bir dünya savaşına yol açabilir” vurgusu çok önemlidir. Eğer üçüncü dünya savaşı olursa, bu diğer iki dünya savaşı gibi olmayacaktır. Nükleer silahlar gölgesinde bir savaş olacaktır. Böylesi bir savaş insan türünü bir sona götürme ihtimali dahil olmak üzere, doğaya ve üzerinde yaşayan tüm canlı türlerine yönelik çok büyük bir felaketi tetikleyecektir. Bu sadece basit bir “alarmcılık” meselesi de değil; aksine insanlığın yüz yüze kaldığı gerçek bir tehlikedir.

Yüz yüze olduğumuz bir başka tehlike ise ekolojik krizdir [1] Son 15 yıldır artan oranda ekolojik krizden bahsedildiğini duyuyorsunuz. Dünyanın tüm iktidarları sözde bir “eylem planı” ya da buna benzer şeylere sahip olduklarını geveleyip dururlar. Sadece bununla da yetinmeyip küresel olan bu krize sözde küresel bir çözüm getirebilmek için Birleşmiş Millet bünyesinde COP (Conference of the Parties) iklim değişikliği üzerine toplantılar düzenleyip bunlara ilişkin bir “yol haritası” sunuyorlar.

Aslına bakacak olursak, bu konferanslar tam da kapitalist-emperyalist dünya sisteminin, onun üretim ilişkilerinin üzerinde gerçekleşir. Yani tüm bunlar, bu sistem temelinde belirlenir ve sınırlanır. Paris’te gerçekleşen COP21’in bir zafer olarak sunulduğunu ve küresel ısınmanın 1.5 derecenin altında tutulacağına yönelik “zafer çığlıklarını” hatırlayın. Peki bundan sonra ne oldu? 2025 yılında 1.5 derece sıcaklık eşiğine ulaşılıyor. Ve böyle devam ederse -şayet tetikleyici başka unsurlar ortaya çıkıp bu tarihi daha yakına çekmezse- yüzyılın sonunda bu artışın 3 dereceye ulaşacağı mevcut veriler tarafından sabittir.

Yeni IPCC raporuna [2] göre 3,3 milyar insanın “iklim değişikliğinin etkilerine karşı ‘yüksek derecede savunmasız’ ülkelerde yaşadığı” deklare edildi. Rapor şöyle devam ediyor; “Bunun bir dakikalığına farkına varın: ÜÇ MİLYARDAN fazla hayat potansiyel olarak alt üst olmuş durumda. Bu insanlar süper fırtınalar, yükselen denizler, feci kuraklık, ölümcül seller, kitlesel gıda kıtlığı ve iklim değişikliğinin neden olduğu virüs ve hastalıkların salgın tehdidi altında.” Bu ekolojik krizi girerek daha derinden ve daha hızlı yaşayan gezegende “korunaklı” bir bölge bulunmamakta. Bilim insanları “insan adaptasyonundan” bahsediyorlar. Canlıların yeni koşullara “uyum” sağlayabileceğine dair yeni raporlar sunuluyor. İşin ironisi bu uyum ancak yüz milyonlarca insan dahil olmak üzere milyarlarca “zayıf” canlının “uyum” sağlayamamasıyla gerçekleşecektir. Bu sözde bilimciler “uyumdan” bahsediyorlar ama bu sistemin milyarlarca canlının ve doğanın geleceğini tehlikeye atan ve ekolojik krizi sürekli olarak derinleştirerek tetikleyen, neden olan kapitalist emperyalizm hakkında konuşmuyorlar!

Burada söylenmesi gereken diğer bir temel unsur ise birinci derecede çevreyi kirleten ve doğayı talan eden büyük kapitalist-emperyalist güçlerin bunun bedelini en fazla “üçüncü dünya ülkelerindeki” halk kitlelerine ödetmektedir. En savunmasız olan yoksul insanlar, iklim değişikliğinin yakıcı sonuçları karşısında tamamen savunmasızdır ve bu fenomen kapitalizmin yoğunlaşmış ve katastrofik “dengesizliğinin” bir başka ifadesidir.

Sürekli olarak birbiriyle rekabet halinde olan kapitalist-emperyalistler, “sürdürülebilir” ve “yeşil” bir enerjiye geçiş yapamayacaklardır. “Yeşil” enerjinin elde edilmesi gayet masraflıdır ve kapitalistler birbiriyle ölümcül bir rekabet içerisindeyken böylesi bir üretim çok pahalıya mal olur. Dolayısıyla “sürdürülebilir” değildir. ABD hem dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisidir hem de kişi başına düşen en büyük sera gazı üreticisidir. Trump’ı Paris anlaşmasından çıktı diye eleştiren Biden yönetiminde fosil yakıt tüketimi artmıştır. Revcom.us web sitesinde yayınlanan özel sayıda [3] da belirtildiği üzere; “Petrol, emperyalist rekabetin, yarışmanın ve egemenliğin stratejik bir gerekliliği ve aracıdır. ABD ordusu, dünyadaki en büyük kurumsal petrol tüketicisidir ve bu sistem ve ordusu iktidarda kalırken ve son derece yıkıcı bir enstrümanı olduğu kapitalist-emperyalist egemen sınıfın çıkarlarını dayatırken, bu büyük petrol tüketimini ortadan kaldırma veya hatta azaltma imkanı yoktur.”

Bu dünyaya baktığımızda acil ve yakıcı olarak karşımızda duran diğer bir sorun ise, kadınların derinleşen bir biçimde değersizleştirilmesi ve LGBTİQ+ bireylerin şeytanileştirilmesidir. Daha önceden de söylediğimiz üzere; “Dünya’da her saat başı onlarca kadın öldürülüyor, yüzlercesi tacize ve tecavüze maruz kalıyor. Kadınlar toplumsal yaşamda devamlı olarak ayrımcılığa uğrayıp sindirilip dışlanıyorlar. Kadınların bedenleri büyük bir pazarlama malzemesi olarak devamlı olarak metalaştırılıyor. Kadınlar sevdiklerinden kopartılıyor ve istemedikleri insanlarla yaşamaya zorlanıyorlar. Kürtaj haklarına yönelik alçakça saldırılarla adeta kuluçka makineleri olarak görülerek annelik dayatması ile karşı karşıya kalıyorlar. Kadınlar ‘zina yapmakla’, ‘ahlaksızlıkla’, ‘iyi anne olamamakla’ suçlanıyorlar. Erkeğin elinin kiri olarak görülüyorlar. Samimi ilişkilerinde kullan-at şeklinde seks objelerine indirgeniyorlar. Toplumsal cinsiyet rollerinin kutsandığı verili ilişkiler içinde geleneksel ahlakın kanlı pençeleriyle kapitalist sistemin acımasız metalaştırma mantığı arasına sıkıştırılıyorlar. Evlere kapatılarak ev işleri ve çocuk bakımı üzerlerine yıkılıyor veya düşük ücretli işlerde emekleri devamlı olarak sömürülüyor. Kadınların geleceğe dair umutları ve hayalleri yok edilmek isteniyor.” [4]

Geçtiğimiz yıl, İslamcı/Türkçü faşist rejim Cumhurbaşkanlığı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini duyurdu. Rejimin günbegün güçlendirdiği teokratik gericiliğin çeşitli güçleri hem toplumda patriyarkanın güçlü temeli olmasıyla hem de rejimin bu gericilere olan muhtaçlığı dinamiğiyle kadınları baskı altına alıyor, LGBTİQ+ bireyleri şeytanileştirerek hedef gösteriyor ve tüm bunların sonucunda gittikçe yükselen bariz bir şiddet ve katliam dalgası yaşanıyor. Sözde “erkeğin kaburgasından” olan bir kadının hür bir birey olmasını kabul etmiyorlar. Geleneksel cinsiyet rollerinin -özellikle de bunun şeriat biçiminin- uygulanmadığı bir topluma temelden ve agresif bir biçimde karşılar. Bu yüzden kadınların ve LGBTİQ+ bireylerin temel haklarını ya da bu haklardan birkaçının bile mevcut olduğu bir toplumu kesinlikle reddediyorlar. Kendi anayasalarını dahi dinlememelerinin gerici ve itici dürtüleri, teokratik faşist dünya görüşlerinden ileri geliyor.

Sorunun diğer -ve temel- boyutu ise, bu sistem altında temel haklarınız olsa bile, işlerin “haklar” çerçevesinde işlemediği, sistemin sınırlarına çarptığı ve çoğu zaman un ufak olduğu gerçeğidir. AKP’nin İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacılarından olmasına rağmen -ki bu dönem AKP Batı’yla ve AB uyum politikalarıyla bir tür “ılımlı” konsensüs içerisindeydi- anlaşmanın imzalandığı yıldan itibaren resmi kayıtlara göre kadına yönelik şiddet artmış ve LGBTİQ+ bireyler -özellikle de trans bireyler- sistematik olarak şiddete ve ölümlere maruz kalmıştır.

Merceği biraz geriye çekecek olursak, kadınların en temel hakkı olan kürtaj hakkı bugün “en ileri” demokratik ülkelerde dahi tehlike altındadır. Yakın zamanda ABD Yüksek Mahkemesi’nde faşist güçler tarafından kürtaj hakkının engellenmesine yönelik bir girişim gerçekleşmiş ve yönetici sınıf olarak Demokratlar saldırılar karşısında “pasif” kalarak, kürtaj hakkını sorgulatan pozisyon almış, faşist saldırının parçası haline dönüşmüşlerdir. 1960’larda ve 1970’lerin ilk bölümünde, o zamanki kadın kurtuluş hareketi de dahil olmak üzere, kitlesel protestolar ve isyanlar sonucunda kazanılan –Roe v. Wade olarak da bilinen ve günümüze kadar da emsal bir dava olan- kürtaj hakkı, gerici güçler tarafından sürekli olarak saldırı altındaydı.

Kürtaj hakkının kaldırılmasının “bebeklerin kurtarılması” gibi bir saçmalıkla hiçbir ilişkisi yoktur. Fetüs bir çocuk değildir ve kürtaj çocuğun bedensel açıdan bağımsız olarak yaşayabileceği organlarının henüz gelişmediği hamileliğin erken döneminde yapılır [5]. Dinci gericiler, kendi gerici dünya görüşlerini dayatmak için bu yalanlara kadınların “kutsal” görevinin çocuk doğurmak olduğunu söyleyerek devam etmektedirler. Kürtaj hakkının kaldırılması, “yaşam hakkının” savunulması olmadığı gibi temelde bu saldırı kadının köleleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bob Avakian’ın söylediği üzere; “Kürtaj hakkının kapsamına giren şey, en temel ifadesiyle kadınların tam bir insan olarak ve bundan daha azı olmayacak şekilde yaşamaları, hakları ve temel statüleridir. Kadınların kendi üremelerini kontrol etme temel hakkını reddetmek demek, tüm kadınları, hatta hiç hamile kalamayacak olanları bile aşağılar, kadınların patriarkaya tabi olmasını bir kez daha kutsallaştırır ve bunu dayatır.” [6]

Bu “geleneksel” anlayışın hüküm sürdüğü ve aynı temelde cinsiyet rollerinin sürekli ama sürekli uygulanmaya zorlandığı koşullarda, dünyada en fazla baskıya ve şiddete maruz kalanların başında LGBTİQ+ toplulukları gelir. Buna en çarpıcı örnek, Avrupa’da en fazla trans cinayetinin olduğu coğrafyanın Türkiye olmasıdır. LGBTİQ+ bireyler en güvencesiz gruplar olarak toplumda yer alırlar. Sadece toplumsal cinsiyet rollerini kabul etmedikleri için değil aynı zamanda bunu sorgulatır olmalarından ötürü de sürekli olarak şiddetin ve baskının hedefi olurlar. Özellikle dinciliğin ve köktendinciliğin yoğun olduğu toplumlarda, onlar “şeytanın” izinde, daha geniş ifadeyle Allah’ın emirleri karşısında duran kötülüğün cisimleşmiş suretleri olarak hedef tahtasına oturtulur.

Kadına -ve bu temelde LGBTİQ+ bireylere- yönelik baskının diğer bir ucunda ise birer seks nesnesi olarak görülme hakikati vardır. “Seks sektörü” ve bunun bir parçası olarak fuhuş, küreselleşmiş emperyalizmin güçlü ve karlı bir fenomeni olarak karşımıza çıkar. Online ortamlarda her milletten kadının vücutlarını devamlı olarak teşhir eden “zengin” striptiz seçenekleri bulunur. “Küresel seks sektörü”, kadınların birer seçimi olarak sunulmakta ve “istihdam” olarak pazarlanmaktadır. Aslında cinsel sömürünün temel nedeni, kapitalist-emperyalist sistemin acımasızca ve dengesiz bir biçimde işlemesi, çoğu zaman milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölümle yüz yüze kalmak da dahil olmak üzere, sefalete sürüklenmesi sonucunda hayatta kalabilmek için fahişeliğe ya da “sektörün” başka alanlarına zorla itilmesi durumudur. [7]

Göçmenler -temelde göçmen kadınlar- küreselleşmiş seks endüstrisinin önemli bir parçası olarak ifadesini bulur. Ekolojik, siyasi ya da derin yoksullaştırma sonucunda zorunlu göçe maruz kalan insanları, “sınır ötesinde” özellikle de batı ülkelerinde oluşan “arza” yönelik “düşük maliyetli” ve “gölgelerde” çalışan “istihdamlara” dönüştürülür.

Göçmenlik krizi -ki burada ifadesini bulan zorunlu göçmenliktir- çağımızın en büyük sorunlarından biridir. Az önce ekolojik kriz altında insanların nasıl bir tehlikeyle yüz yüze kaldığını söylemiştik. Ekolojik nedenlerden dolayı 200 milyona yakın insan, yakın zamanda zorunlu göçe maruz kalacaklar. Bu durumu şu açıdan düşünün; iki milyon Suriyeliyi aldıktan sonra siyasi krize giren “Avrupa Kalesi”, büyük göç dalgaları karşısında nasıl bir tavır takınacak? “Kale” duvarlarını koruyabilmek için Akdeniz’de göçmen botlarının batırılmasından fazlasına ihtiyaç duyacaklardır.

Göçmenlik krizinin diğer bir sacayağı ise emperyalistlerin vekalet savaşlarıdır. Adına “Büyük Ortadoğu Projesi” dedikleri yağma ve bastırma temelli emperyalist hegemonya stratejisi yüzbinlerce insanı doğrudan ve dolaylı olarak ölüme mahkûm etmekle birlikte, bölgesel bir istikrarsızlık yaratılmasının sonucunda milyonlarca insanı bölge içine ve dışına göç etmeye zorlamıştır. Ukrayna’da gerçekleşen ABD/NATO ve Rus emperyalistleri arasındaki savaş, şimdiden 12 milyon insanın -bu rakam her geçen gün yükselmekte- göçe maruz kalmasına neden olmuştur.

Emperyalizmin küreselleşmesinin son 30 yıldaki yükselişi -bu durum ismen sosyalist olan SSCB’nin çöküşünden sonra muazzam derecede hızlanmıştır- üçüncü dünya ülkelerinde tarımın bitirilmesi sonucunda ortaya çıkan dehşetengiz yoksulluktan kaçmak için oluşan göçler; Akdeniz’de, Sahra’da, Latin Amerika’daki Kuru Koridor’da milyonlarca insanı “ölümden kaçabilmek için ölümü göze almaya” itmektedir. İnsanlar tüm bu dehşetleri yaşarken, iklim krizinden, savaşlardan ve aşırı yoksullaşmadan kaçmaya çalışıp hayatta kalmak için ellerinden geleni yaparlarken, göç ettikleri ülkelere “pek çok durumda egemen olandan farklı dini gelenekleri, diğer önemli kültürel ifadeleri ve bazı durumlarda etkili bir şekilde özgün “geleneksel kültürü” beraberinde getirmeleri durumu- yabancı düşmanlığı şeklinde büyüyen faşist hareketlerin ana unsuru ve itici gücü olarak faşistler tarafından teşvik edici biçimlerde kullanılmaktadır.” [8]

Yaşadığımız dünyanın en temel fenomenlerinden biri de bu dünyanın ezen ülkeler ve ezilen ülkeler temelinde bölünmesi hakikatidir. Bu hakikat, yükselen küreselleşen emperyalizmin ve sömürünün yoğunlaşması temelinde yeniden biçim alır.

Geldiğimiz aşamada en belirleyici unsur; “Üçüncü Dünya’ya çok daha derinlemesine bir emperyalist giriş ve ezilen ekonomilerin dünya kapitalist ekonomisine çok daha bütünlüklü bir entegrasyonudur”. Lenin’in gelişmiş ülkeler için bundan 100 yıl önce söylediği asalaklık olgusu, bu konfigürasyonda daha da güçlü ve yaygın bir anlam bulur. Emperyalistlerin “kârları” ve “ganimetleri” emperyalist merkezlerde toplanır ve asalaklık bu ülkelerdeki toplumun tümüne mührünü vurur. [9]

“Emperyalist asalaklık -ezilen ülkelerin emek gücünün aşırı sömürüsü ve hammaddelerin yağması- ve emperyalist güçler arasındaki pazarlar için süren hiddetli rekabet büyüyen bir meslek alanları kutuplaşmasına neden olmuştur.” Emperyalist üretim ilişkilerinin bu yeni düğüm noktası, emek gücünün kayma durumu Küresel Kuzey’de üçüncü dünya ülkelerinde yoğun emek sömürüsünün yaşandığı ve neyden bahsedersek bahsedelim, üretimin büyük bir kısmının bu ülkelerde yapılmasını sağlamıştır. Bu aynı zamanda emperyalistler arasındaki rekabetin önemli bir parçası ve kendi aralarındaki savaşı sürdürmenin bir aracıdır. [10]

Yükselen küreselleşen emperyalizm ve emeğin yoğun sömürüsü durumu, sürekli olarak üretim değerlerinin tabana doğru eğri içerisinde olmaya zorunlu bırakır. Tedarik zincirleri, emperyalistler arası rekabetin birincil ve son derecede acımasızca etkilendiği üretim alanlarıdır. Bu tedarikçiler, alıcılarına uygun ve kaliteli mal sunabilmek için de kendi aralarındaki rekabet tarafından sürekli bir baskı altındadır. “Gerekli”, uygun ve kaliteli ürünleri üretebilmek için, 150 milyondan fazla çocuk işçi de dahil olmak üzere proleterler üzerinde muazzam baskı ve sömürü uygulanır, bazen haftanın yedi günü olmak üzere 1.5 doları dahi bulamayan günlük ödeme koşullarında 15-16 saat çalıştırılırlar. Şayet bugün Apple 3 trilyonluk bir servetin sahibiyse, bu durum Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde daracık kobalt madenlerde acımasızca çalıştırılan 40.000 çocuk da dahil olmak üzere üçüncü dünya ülkelerindeki ter atölyeleri sayesindedir.

Küresel Kuzeyin ter atölyelerine dönüşmesi, buralarda sömürünün yoğunlaşmasına yol açtığı gibi yoksullaşmanın da genel bir fenomen olarak derinleşmesine yol açmıştır. Bugün AKP/MHP‘nin ekonomik krizden “fırsat” olarak bahsetmesinin bir diğer nedeni de budur. Şayet, dolar daha fazla değer kazanır ve asgari ücret Çin’den daha düşük bir seviyeye düşerse -emperyalistleri cezbetmek gerekir- coğrafi avantajını da kullanarak Türkiye özellikle Avrupa’nın daha yoğundan sömüreceği bir tedarik zinciri ülkesine dönüşecektir. Bu durum şu an halihazırda olan sömürü ve baskı ilişkilerinin daha fazla derinleştirilmesi anlamına gelmektedir! [11]

Yaşadığımız dünyanın bir diğer önemli sorunu ise dünya çapında faşistlerin, aşırı sağcı güçlerin yükselmesi ve dünya çapında sağa kayış fenomenidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist güçlerin, gerek askeri darbelerle gerekse de yerel faşist güçleri destekleyerek, yükselen “komünizm tehdidine” karşı faşist ve aşırı sağcı, milliyetçi rejimleri destekledikleri bilinen bir hakikattir. Emperyalistler bir yandan “komünizm tehdidine karşı” bu güçleri desteklerken diğer yandan sosyalist rejimleri (ve sonrasında kapitalist yolu tutmuş bu revizyonist ülkeleri) “totaliter” ilan ederek, aslında faşizmle aynı şey olduğunu ve hatta faşizmin tam olarak iktidar olmadığı için totaliter bir iktidarın gerçekleşemediği ve dolayısıyla “esas totaliter” rejimlerin sosyalist rejimler olduğu yönünde propaganda yaptılar. Kendilerini ise “arı” bir demokrasi, liberal ve insan hakları temsilcisi olarak pazarladılar. Bu arada Vietnam’dan Kamboçya’ya, Şili’den Arjantin’e, Filistin’den Türkiye’ye kadar savaşlar ve darbeler yoluyla ve yerel gericiliklerinin de “aktif katılımıyla” milyonlarca insanı öldürüp, işkenceden geçirip on milyonlarcasını ise yoğun baskı ve sömürü altında yaşamaya mahkum ettiler.

1989’da Berlin Duvarı’nın çökmesi ve ardından isminden başka hiçbir şeyi sosyalist olmayan SSCB’nin çözülmesiyle birlikte, egemenler ve onların istemli/istemsiz yardakçıları “sınıf mücadelesi bitti”, “demokrasi mutlak zafer kazandı”, “totaliter rejimler sona erdi” gibi beyanlarda bulundular. Ardından liberalizmin ve onun “çoğulculuk” etkisinin tüm dünyaya teshir ettiği görüldü. Lakin son 20 yıldır, özellikle Batı’nın geçmişte “yeşil kuşak” projesi bağlamında, sosyalist güçler, ilericiler ve revizyonistlere karşı kullandığı İslamcı köktencilerle olan çelişkilerinin patlak vermesi ve güçlenmesi durumu, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin kızışması ve küreselleşmiş üretim ilişkilerinde “ulusal pazarı koruma” altında emperyalist savaş rekabetinin yol açtığı krizler, yukarıda ifade ettiğimiz, iklim krizinden göçmenlik krizine kadar bir çok probleme toplum içerisinden gelen itirazlar gibi, kapitalist sistemin kendine içkin krizi, burjuva liberal konsensüsün çatırdamasına, “çoğulculuk”, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” gibi burjuva mottoların eskisi gibi tutmamasına neden olmuştur.

Daha önce de söylediğimiz üzere; “Günümüzde faşizm, faşist hareketler, dünya genelinde saklandıkları gölgelerden çıkıp tekrardan toplumda belirleyici unsur olmaya -bazı ülkelerde rejimlerini konsolide etmeye- başladılar. 2. Dünya Savaşı sonrasında Güney kürede anti-komünist mücadelede aktif bir şekilde yer alan faşist rejimler, artık “özgür dünyayı” tehdit eder pozisyondadır. ABD’de 4 yıllık Trump/Pence yönetimi ve Biden’ın başkan olduğu seçimler sonrasında faşistlerin daha da güçlenerek geri dönme durumları, Fransa’da Marine Le Pen ve son zamanlarda Zemmour vakası, Hollanda’da Gert Wilders, Macaristan’da Orban ve Almanya’da, “Almanya için Alternatif” (AfD), Türkiye’de Erdoğan, Hindistan’da Modi, Filipinler’de Duterte ve diğer niceleri… Tüm bu hareketler, farklı coğrafyalarda kendi özgünlüklerini barındırsalar bile -Türkiye’de İslamcı, Hindistan’da Hindu Faşizmi gibi- aynı bilindik şarkıyı farklı tonlarda söylemektedirler.” [12]

Bu faşist rejimlerin ve hareketlerin kendi tarihsel ve sosyolojik özellikleri de bulunmaktadır ve her birinin ayrı bir analizi gereklidir. Dünya görüşleri-söylemleri birbirleriyle çakışan bir pozisyonu içermekle birlikte; içinden geçtiğimiz tarihsel süreç açısından, birbirlerini güçlendiren bir etki yapmaktadırlar. Faşistler, mevcut kapitalist üretim ilişkilerinin üst yapıda ve bir bütün olarak toplumda işleri götürme biçimine açık muhalefet etmelerinden ötürü, birbirlerini güçlendirir ve bazen domino etkisinde bulunurlar. Trump’ın 2016’da seçimleri kazanması, İngiltere’de Brexit, Doğu Avrupa’da faşist hükümetlerin kazanmasına yardımcı olduğu gibi, Almanya ve Fransa’da da faşist güçlerin yükselmesini sağladı. Toplumun sağa kayışı parametreleri belirlemeye ve sonrasında “liberal” burjuva güçlerinde bu parametreler temelinde mevcut problemlere çözüm bulmaya zorlamasına ve böylece toplumu daha fazla sağa kaymaya iten bir dinamiğe dönüşmesine yol açmaktadır.

Resmi biraz daraltalım ve bu ülkeye bakalım. İslamcı/Türkçü faşist rejimden rahatsız olan burjuva “muhalif” güçlerin “birlik temelini” rejimin polarize ettiği siyasi saha belirlemektedir. Kendisini “laik” ya da “seküler” olarak nitelendiren CHP ve İYİP bir kısmı, muhafazakar -ya da nispi liberal ama muhafazakar- güçlerle ittifakı sadece bir oy fazlalığı açısından yapmamakta, aynı zamanda İslam’ı “ortak payda”, “milli değer” olarak gördükleri için gerçekleştirmektedirler. CHP, HDP’yi içerecek olmasa bile taban kitlesini kucaklayabilmek için “helallik” isteyerek saha çalışması yürütmekteyken, ağır Türk şovenizminde -ki bu Kürtlerin bir ölçüde/şiddetle bastırılması anlamına gelir- AKP/MHP’yle yarış içerisine girmekten çekinmemektedir.

İnsanlığın yaşadığı devasa sorunların -varoluşsal eşiğe yaklaşmakta olan ekolojik krizde dahil olmak üzere- temeli kapitalizm-emperyalizmdir. Kapitalizm, karın merkezde olduğu, insanlığın, doğanın ve diğer canlı türlerinin sadece bir “veri” olarak hesaplanabileceği, insanlığın ihtiyaçları için değil, pazar için üretimin yapıldığı ve bunların işleyişinde düzensizliğin merkezde olduğu bir düzendir. Emperyalizm, kapitalist sistemin dünya çapındaki işleyişinin bir ifadesidir. Bu sistem savaşlar çıkarır ve nükleer savaşlar da dahil olmak üzere “rekabeti kazanabilmek için” tüm opsiyonları masada bulundurur, ancak bu masaya düzensizlik hakimdir. Bu sistem, iklim krizinin temelini oluşturur ve bunu çözmek için rasyonel bir planı olamadığı gibi aslında hiçbir planı yoktur; bu durum doğanın, çoğu canlı türünün ve insanlığın sonunu getirebilir! Bu sistem, çocuklar da dahil olmak üzere yüz milyonlarca insanın yoğun emek sömürüsünü gerçekleştirirken, kadınlar ve LGBTİQ+ bireyler üzerinde baskının artmasını da körükler ve onların insan gibi yaşamasına yönelik mevcut hakları korumadığı gibi, insanları daha büyük saldırılara açık hale getirir. Milyonlarca insanı vekalet savaşları, ekolojik krizler ve yoksullaştırma sonrasında göçe zorlarken, hiçbir “evrensel” yasayı devreye sokmaz, sınırları askerileştirir, Türkiye örneğinde olduğu gibi bazen bu işleri SADAT gibi terör örgütleri önderliğinde taşeronlarına devreder. Kapitalist-emperyalizm dehşet üzerine dehşet üretir, insanlığın özgürleştirilmesi, gezegenin ve üzerindeki canlı türlerinin kurtarılması için sadece bu ülkede değil, tüm dünya çapında köklerinden sökülüp atılması elzemdir!

2) İslamcı/Türkçü Faşist Rejim Derken Neden Bahsediyoruz?

Bu ülke, yukarıda izah etmeye çalıştığımız dünyanın bir parçasıdır. Belirli açılardan farklılıklar barındırır, fakat yapılan şey temelde bu dünyadan bağımsız değildir; insanlığın çıkarlarına, ezilen halk yığınlarına yönelik herhangi bir pozitif bir şey barındırmamakla birlikte, dehşet üzerine dehşet üreten sistemin ve onun egemen sınıfının düzenliliğini ve sürekliliğini sürdürebilmek açısından, açık bir burjuva diktatörlüğü -faşizm- uygular. İslamcı/Türkçü faşizmin doğası, kökenleri, niteliği ve gelişimi Portekiz’deki Salazar faşizminden ya da İtalya’daki Mussolini faşizminden farklılıklar barındırmaktadır. Temelde ise aynı amaca sıkı sıkıya bağlıdırlar; kendi hakim -burjuva- sınıf anlayışlarını, dünyanın içerisinden geçtiği tarihsel koşullarda “en iyi” şekilde savunabilmek için, burjuvazinin açık şiddete dayalı diktatörlüğünü, burjuvazinin “muhalif” kanadı da dahil olmak üzere, toplumun tüm ilericileri, ezilen halk kitleleri, devrimci ve komünistler üzerinde uygularlar. Her ne kadar her bir gruba uygulanan siyasi baskının seviyesi ve niteliği aynı görünmese de özünü bu oluşturur.

Daha önce, detaylı bir şekilde incelediğimiz majör çalışmalarımızdan biri olan, “İslamcı Türkçü Faşist Rejimin Kökenleri, Gelişimi ve Niteliği Üzerine” içinde Bob Avakian’dan alıntı yaparak, hakim sınıflara, onların yönetimine, aralarındaki keskin mücadeleye ve hakim sınıfın “hakim” olabilmek için kendi arasındaki bölünmesine -sistemin çelişkilerine- yönelik şunları açıklamıştık;

“Bob Avakian (BA), Yaklaşan İç Savaş ve Günümüzde Devrim İçin Yeniden Kutuplaştırma eserinde ‘işlerin ilerlemesinde’ uygulanan bir ‘siyasi sarkaç nosyonu’ olmadığından bahseder. ‘İşlerin başına gelmek’ ‘bir gün o, diğer gün bu’ şeklinde hür bir seçimle gerçekleşmez, her ne kadar bazen seçimler bu süreçlerde önemli rol oynasalar bile altında yatan büyük bir karmaşa ve dinamik vardır. ‘Anlamamız gereken bir şey var: ‘ONLAR’ diye bir şey yoktur. (Burada Avakian tarafından tarif edilen ‘ONLAR’ ibaresi, muslukları açıp kapatan yekpare bir hakim sınıf komitesi biçimindeki hakim sınıf anlayışıdır) Yani toplumu yöneten, kendi içinde bölünmeleri olmayan, ‘yekpare’ bir grup şeklinde bir şey yoktur. Bu gerçekten anlamamız gereken temel bir noktadır. ‘ONLAR’ olmak için, yönetici sınıf içinde ve dolayısıyla toplum içinde egemen olan ve belirleyici güç olmak için çabalayan ve mücadele eden farklı ‘ONLAR’ vardır. Ancak tek bir ‘ONLAR’ yoktur[13]

Bu temel oryantasyon ışığında mevcut rejimin niteliğini anlamak açısından hızla tarihsel arka planına bakmak iyi olacak. 19. yüzyılda dünya arenasındaki çalkantılarla birlikte Osmanlı devletinin bünyesinde bulunan çelişkiler daha da kızışarak; Osmanlı’yı bir çöküşe doğru sürüklemiş ve hakim sınıflar içerisinde yeni ve majör değişikliklere neden olmuştur. Ülkenin liman ve büyük şehirlerinde gelişmekte olan komprador nitelikli burjuvaziyle -ki bunların ezici çoğunluğu gayrimüslimlerin zenginlik ve mallarına da el koyarak zenginleşmişlerdir- Osmanlı içerisinde, padişahın etrafında kenetlenmiş yönetici sınıf arasında çeşitli çelişkiler mevcuttu. Çoğunluğu İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) kökenli olan kadrolar, Osmanlı’nın çözülmesi, Ortadoğu ve Balkanlar’da büyük toprak kaybetmesinin sonrasında, 1. Dünya Savaşı içerisinde, Anadolu ve Rumeli diye adlandırdıkları -bu coğrafyanın önemli bir kısmı Kuzey Kürdistan’dır- coğrafyayı ellerinde tutabilmek için “Milli Kurtuluş Savaşını” başlattılar. Dönemin ideolojik yönelimi “Anadolu’nun ilk başta Müslümanlaştırılması” -buna Balkanlar’dan getirilen Türk olmayan Müslümanlar’da dahildir- ve ardından “Türkleştirilmesi” politikasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, Ermeni Soykırımı ve Rumlar başta olmak üzere Müslüman olmayan halklara yapılan pogromlarla birlikte, önceleri “Müslüman” olarak kapsanan mazlum Kürt ulusunun sonrasında “Şark Islahat Planı” gibi kapsamlı bastırma, katliamdan geçirme ve asimilasyon uygulamalarıyla sistematik olarak ezilip katledilmeleri üzerine inşa edilmiştir. Daha detaylı bir görüş için “Ulusal Sorun, Kürt Ulusunun Ezilmesi ve Gerçek Kurtuluş Üzerine” çalışmamıza bakmalısınız. [14]

Erken Cumhuriyet döneminde gerek İTC kökenli kadrolar, gerek Osmanlı yönetiminden koparak TC’ye geçen siyasi kadrolar içerisinde belirli bir ayrışım vardı. Mustafa Kemal’in -sonradan Kemalizm olarak adlandırılacak- dünya görüşünde Fransız tipi “üniter bir ulus devlet” modeli söz konusuydu. Ona muhalefet edenler ise, Osmanlı’da olduğu gibi -ki bu Balkan coğrafyasında çok yaygın bir fenomendi, etnikler kendilerini dini kimliğine göre tanımlardı- temelde Müslüman kimlik ile bir ulus inşası anlayışı hakimdi. Birinci emperyalist dünya savaşından yeni çıkmış ve “Batı’ya” toprak kaybetmiş Osmanlı’nın “eski gücünü” geri getirmek isteyenler açısından bu çok önemliydi. Kemalistler bunun karşısında, “Batıyla uyum içindeki” ulus devletin Türklük üzerine kurulması gerektiğini merkeze koydukları gibi, Müslüman (Sünni) olma unsuruna kapalı olmadılar. Bunu hem Türklük içerisinde tanımladılar hem de erken Cumhuriyet dönemlerinde İslamcılarla ittifak yapmanın yollarını aradılar. O yüzden “Fransız tipi” bir laiklik yerine nispeten “yarı-laik” diyebileceğimiz bir modeli uyguladılar. Yoldaş Kaypakkaya’nın da söylediği üzere, İslamcılar (Kaypakkaya, feodalizmin ve sultanlığın ideolojik dayanakları olan din adamlarını, eski ulema sınıfı artıkları şeklinde hakim sınıfın temsilcileri olarak ifade ediyordu) bu ülkenin kurucu unsurlarıydı ve gerek tek partili dönemde CHP içerisinde, gerekse çok partili dönemde Terakki Perver, Adalet Partisi, Demokrat Parti gibi partilerde temsiliyet buldu.

Burada vurgulanması gereken diğer bir husus ise kurucu faşist Kemalist rejimde İslamcıların itilaflı oldukları unsurlar olmakla birlikte -örneğin laiklik meselesi gibi- Kürt ulusunun ayrı bir devlet hakkının gasp edilmesi başta olmak üzere diğer azınlıklara yönelik gerçekleşen pogromlar, en temelde Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilerek komünist hareketin bastırılmaya yönelik kudurgan çabaları ve güçlü anti-komünist olmaları bu kesimlerin istisnasız ortak paydalarıdır. Şnurov yoldaşın dediğini tekrar hatırlayalım; “Kemalistlerin korkusu şu idi: Savaş devam ederse, emekçi kitleleri yabancı sömürücülere karşı mücadele ile yetinmeyip, kendi yurttaşı olan sömürücülere karşıda savaşa girişebilirdi”. Bu yüzden Kemalistlerin İslamcılarla güçlü bir “birlik” zemini vardı. Bu “birliğin” çelişkilerle dolu olduğu da doğrudur ve bu maddenin örgütlenmesinin, çelişkinin farklı seviyesinin farklı bir biçimdeki dışavurumuyla ilişkilidir. Hakim sınıf klikleri aralarındaki kıyasıya mücadele, sürmekte olan sınıf egemenliklerinin verili dünya koşulları içerisinde “en uygun” olanı başarmak üzerinedir. Çatışmanın temeli sınıf diktatörlüğünün sürdürülmesi ve ilerletilmesidir. Her ne kadar iktidarda olan klik ve onun oluşturduğu rejim “iktidar olmanın nimetlerinden” yararlansa bile, temel anlaşmazlık sınıf diktatörlüğünün hangi tip (siyasi) rejim altında ilerletileceği hususudur.

Hakim sınıflar arasındaki çelişkiler, gelişen dünya koşullarına göre bazı dönemlerde hızlanmış bazı dönemlerde keskinleşmiş fakat hiç bitmemiştir. İkinci dünya savaşı sonrasında sosyalist kampın ilerlemesi, SSCB’nin Doğu Avrupa’daki etkisi ve Mao Zedong’un önderlik ettiği Çin Devrimi emperyalist gerici kampın anti-komünist mücadeleye hız vermesine neden oldu. Dünya çapında İslamcılık emperyalist kampın bir “ittifak” gücü olarak ön plana çıktı.

Türkiye’deki hakim sınıflar ister Kemalist olsun isterse İslamcı olsun, onların en büyük paydalarından biri anti-komünizm olmuştur. Bunun Türkiye’nin jeostratejik konumuyla da ilişkisi vardır. Türkiye’nin Sovyetlere (1956’dan sonra kapitalist yolu tutan Sovyetlere) Karadeniz’den İran’a kadar olan sınırıyla, Sovyetlerin “durdurulması” ve NATO üstleriyle tehdit edilebilmesi için emperyalist kamp açısından “gözden çıkarılamaz” bir ülkeydi. Bu temelde, İslamcılığın bu ülkede gelişmesinin bir diğer önemli faktörü de anti-komünizm olmuştur. (TKP benzeri siyasi hareketlere göre, bu durum adeta tek faktör olarak görülmektedir. Çünkü onlar Kemalist devrimde İslamcılığın etkisini asla görmek istemedikleri gibi İslamcılığın sadece “dış faktörler” tarafından geliştirildiği şeklinde hakikate uymayan, saçma ve bilim karşıtı bir görüşü benimsemiş durumdadırlar)

Burada başvurulması gereken temel metot, günümüzdeki köktenciliğin kapitalist-emperyalizmin özgül bir çelişkisi olduğudur. Bu noktada kesin olarak Troçkistler gibi indirgemeci ve ekonomist bir at gözlüğü ile bakmamanın “akıl sağlığı” açısından önemli olduğunu belirtmek isteriz. Chris Harman’ın (Troçkist bir tarihçi) “yeni orta sınıfın yoksullaşan kesimlerinden kaynaklı bir ütopya” temelinde dillendirdiği bakış açısı, dinin toplumdaki ideolojik rolünü basitçe “halkın afyonudur” anlayışına indirgeyerek, aslında bunca insanın köktenciliğe kaymasını “sınıfsal konumlarını” kaybetme sonrasında “sisteme karşı öfke patlamaları” olarak görmesi gülünç olduğu kadar “Marksist” cenahta Troçkist olmayanlar tarafından da sahiplenilen yaygın bir düşünüş biçimidir.

Kapitalist-emperyalist dünya sisteminin yol açtığı iktisadi-sosyal değişikliğin köktenciliği -bunun önemli bir formu olarak İslamcılık ve Cihatçılığı- nasıl güçlendirdiğine ilişkin Bob Avakian’dan aktaracağımız uzun alıntıyı derinlemesine ve acil önemde kavramak gerekir;

“Bugünkü durumun en ayırt edici özellikleri arasında kapitalist-emperyalist sistemin hakim olduğu bir dünyada, kapitalist birikimin hızlanan sürecine bağlı yaşanan küreselleşme atılımlarıdır. Bu, çok sayıda insanın yaşamında önemli ve genellikle dramatik değişikliklere yol açmıştır, genellikle geleneksel ilişkileri ve görenekleri zayıflatmıştır … [ve] köktenciliğin mevcut büyümesine katkıda bulunmuştur…

Bütün Üçüncü Dünyada, her yıl milyonlarca insan, çok baskıcı şartlar altında yaşamakta ve varlıklarını sürdürmeye çalıştıkları -ama şimdi artık bunu bile yapamamaktalar- tarım arazilerinden uzağa sürülüyor: Onlar kentsel alanlara savrulmaktadırlar, en çok da yaygınlaşan gecekondulara, kentlerin çekirdeğini çevreleyen ve halka halka genişleyen gecekondulara… Tarihte ilk defa, dünya nüfusunun yarısı şimdi, sürekli büyüyen gecekondular da dahil olmak üzere, kentsel alanlarda yaşar durumdadır.

Kendi geleneksel koşullarından -ve geleneksel ezilme ve sömürülme biçimlerinden- ‘belleri kırılmış şekilde’ sökülmüş, hiçbir şekilde uyum sağlayamayacakları, toplumun ekonomik ve sosyal dokusu ve işleyişi, çok güvensiz ve istikrarsız varlığı içine fırlatılmışlardır. Bu Üçüncü Dünya ülkelerinin çoğunda, insanların çoğunluğu kentsel alanlarda çeşitli türden, kayıt dışı ekonomide çalışmaktadır. Örneğin küçük ölçekli seyyar satıcılar ve tüccarlar gibi veya yeraltı ve yasadışı faaliyet içindedir. Önemli bir derecede, bütün bu yerinden edilmişlik ve kargaşa ortasında, birçok kişi kendilerini güvenli hissedebilmek için dinsel köktenciliğe yöneliyor.

“Bütün bunlara ek bir faktör, Üçüncü Dünya’da, bu büyük ve hızlı değişimlerin ve yerinden edilmelerin, yabancı emperyalistler tarafından tahakküm ve sömürüsü kapsamında yaşanıyor olmasıdır – bu durum, ekonomik ve siyasi açıdan emperyalizmin tahakkümü altında olan ve ona bağımlı olan ve ayrıca yaygın olarak, Batı’nın ‘yozlaşmış kültürünü tanıtan ve yabancı gücün yozlaşmış ajanlar olarak görüldüğü, ‘yerel’ egemen sınıflar ile ilişkilendirilmektedir. ‘Bu, kısa vadede, muhalefet çerçevesini, yerel egemen sınıfların ‘yolsuzluğu’ ve ‘Batılı yozlaşması’ ve onların minnettar oldukları emperyalistler ile sınırlayan köktendinci güçlerin ve liderlerin elini güçlendirebilir; intikam almak açısından, sömürünün ve baskının aşırı biçimlerini temsil eden, kökleri geçmişe dayalı geleneksel ilişkileri, gelenekleri, fikirleri ve değerleri uygularlar…” [15]

Ama irticanın yükselişi de Orta Doğu da dahil olmak üzere, birçok Üçüncü Dünya ülkesi üzerinde derin bir etkisi olan, önemli siyasi değişiklikler ve siyasi alanda emperyalistlerin bilinçli politika ve faaliyetlerinin sonucudur. Bunun kilit ölçülerinden biri olarak, Mao Zedong’un ölümünden beri Çin’deki gelişmelerin ve bu ülkedeki tümden değişimin -sosyalist yolda ilerleyen bir Çin’den aslında kapitalizmin restore edilmiş olduğu bir Çin’e, Çin’de ve dünyada, devrimi teşvik ve destekleme yöneliminden, emperyalizminin egemenliğindeki siyaset çerçevesi içinde dünya gücü olmakla yer değiştirmiş olmasının- etkilerini göz ardı etmemek veya küçümsememek çok önemlidir. Bu durum, kısa sürede dünya çapında ezilen pek çok mazlum insan arasında, sosyalist devrimin onlara sefaletten çıkış yolu sunduğu hissini baltalarken, belirli şekillerde dünyada egemen baskıcı güce karşı olan ve insanları kendi etraflarında toparlayan ancak kendisi bir gerici dünya görüşü ve programı temsil eden, özellikle de şeriatçılar için daha fazla zemin oluşturdu.”

Verili ekonomik sistemin siyasi ve iktisadı koşulları belirlediği ve sınırladığı doğrudur. Bir başka hakikat ise köktencilerin sadece “kendi ekonomik çıkarları için hareket eden” grup anlayışının yanlış olduğudur. Üstyapıda fikirler ve kültür alanının görece özerkliğini -bağımsızlığını değil- görmezden gelmek, kendi başına görece “hayat süren” ideolojinin işleyişini ve metabolizmasını anlamak, köktenciliğe karşı verilecek amansız mücadelenin materyalist zeminini oluşturur.

Üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise, köktencilik karşısında “Batı tipi” yaşam tarzının ve aslında kapitalist-emperyalist düşünüş biçiminin, kültürel toplamının ve temsil ettiği siyasi/iktisadi dünyanın bir “alternatif” olmadığı gibi mevcut köktencilik/Batı şeklindeki kör ve zehirli dövüşün güçlenmesine neden olmaktadır. Bob Avakian bu durumu şöyle açıklar;

“Buradaki çekişmede bir yanda Cihad diğer yanda McDünya/McHaçlıSeferi’ni görürüz. Bunlar insanlığın sömürgeleştirilen, ezilen ve tarihsel olarak miadı dolmuş katmanlarına karşı, emperyalist sistemin tarihsel olarak miadı dolmuş egemen sınıfı şeklinde bulunurlar. Bu iki gerici kutup birbirlerine karşı olsalar da aslında birbirlerini güçlendirirler. Eğer bu “miadı dolmuşlardan” birinin yanında yer alırsanız, en sonunda ikisini de güçlendirirsiniz.

Her ne kadar bu çok önemli bir formülasyon olsa ve dünyanın şu evresinde süreçleri yöneten dinamikleri anlamak açısından kritik önemde olsa da aynı zamanda bu “tarihsel olarak miadı dolmuşlardan” hangisinin daha büyük zarar verdiği ve insanlığa karşı daha büyük tehdit oluşturduğu konusunda açık olmamız gerekiyor: Bu da tarihsel olarak miadı dolmuşlardan emperyalist sistemin egemen katmanıdır ve özellikle de ABD emperyalistleridir.” [16]

Türkiye’de Kemalistler ve İslamcılar olarak ifadesini bulan ve güçlenen çelişkiler kendi özgüllükleri, kendi siyasi ve ideolojik geçmişi olmakla birlikte, günümüzde temel olarak bu iki miadı dolmuş çelişki üzerinden zuhur etmektedir. Böylesi bir çelişkide taraf olmak demek her iki köhnemiş gericiliği desteklemek ve bu sistem içerisine hapsolmak demektir.

AKP tam da bu izah ettiğimiz tabloda dünyanın yaşadığı çelişkilerin içerisinde -terörizme karşı savaş ve BOP- Türkiye’de siyasi ve iktisadi krizin Özal sonrasında derinleşerek olağanlaşması ve düzen partilerine hiçbir güvenin kalmadığı koşullarda, “ılımlı” -ne demek oluyorsa artık- İslam modeline uyumluluk çerçevesinde bir program ortaya koymuştur. AKP, muhafazakâr kodlarına sürekli olarak gönderme yapmakla birlikte pazar ekonomisine uyumluluğunu ve Batı’nın “kriterlerine” sadık kalacağını söylemiştir. Bunu belli ölçülerde yaptılar da. Rejimini konsolide edene kadar yani devlet gücü, onun tayin edici aygıtları içerisinde kendi çoğunluğunu -mutlak hakimiyeti değil- sağlayana kadar bu politikalarına devam ettiler. İki miadı dolmuşlar temelinde hakim sınıflar arasındaki çelişkilerin kırılarak derinleşmesi, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Afganistan’da köktencilerin siyasi saha da güçlenmesi durumu AKP’yi güçlü bir şekilde etkiledi. AKP tüm bu süreç boyunca çelişkinin etkileyeni ve etkileneni oldu ve olmaya da devam etmektedir.

Özellikle rejimini konsolide ettiği erken dönemde, Gezi Parkı sürecinde, toplumun tüm kesimlerinden insanların AKP’ye duydukları rahatsızlığın kitlesel bir halk eylemliliği biçimini alması AKP içerisindeki (teokratik) kliklerde rejimin hangi nitelikte yürütülmesi gerektiğine yönelik tartışmaları derinleştirdi. Yine iktidar ortakları olan Gülen Cemaati’nin özellikle polis ve yargıdaki ağırlığı -hatırlarsanız Erdoğan, Gülenci savcıların heykelini dikmek istiyordu- “ittifak” çelişkilerinin kızışması sonrasında AKP’ye karşı yöneldi ve rejim içerisinde büyük bir krize neden oldu. Tüm bunlar dünya çapında kızışan “iki miadı dolmuşlar” çelişkisine yönelik, çeşitli teokratik grupların nasıl bir rejim ve yönetim istediklerine yönelik kavgayı güçlendirdi. Ve Erdoğan’ın önderliğindeki rejim, devamlı olarak çelişkilere daha sert girerek yeni büyük/güçlü çelişkilerin doğmasına ve daha sert çelişkilerin daha güçlü bastırabilmek için rejimin tekrardan ve tekrardan yapılanmasına neden oldu. 

Rejim açısından bir diğer dönüm noktası ise Arap Baharı sonrasında Suriye’de Esad rejiminin zayıflaması ve bölgenin emperyalistler arası rekabet ve Batı/Cihadçılık çelişkileri sonrasında Rojava’da oluşan Kürt özerkliğidir. Rejim o zamana kadar Kuzey Kürdistan’daki Kürtlerle inişli çıkışlı bir “barış süreci” izleyerek, esasta şimdiye kadar Türk hakim sınıflarına entegre olmamış çeşitli toplumsal kategorilerden oluşan -çoğunluğu temel kitlelerden- Kürtleri sisteme entegre etmeye çabaladı. Şüphesiz bunun yapılabilmesi için bazı temel hakların tanınması gerekliydi ve bu opsiyonlar masadaydı. Lakin PKK önderliğinde, Türkiye sınırlarına 600 km’den fazla bir özerk Kürt Yönetimi’nin oluşması, rejimin başını çektiği hakim sınıfın kırmızı alarm vermesine neden oldu. Zira Kürtlerin Güney Kürdistan’dan sonra Rojava’da da özerk bir yapıya kavuşması -ki PKK kendi başına etkileyici bir unsurdur- Kuzey Kürdistan’daki Kürt kitlelerinin ulusal bağımsızlık talebini, en azından özerk bir yapı olarak tanınması durumunu güçlendirmektedir ve Kürt Ulusu lehine olan yeni şartlar ister Kemalist olsun isterse İslamcı hiçbir hâkim sınıf kliğinin mazur göreceği ve küçümseyeceği bir “tehlike” değildir.

Bölgesel gelişmeler sonucunda ortaya çıkan koşullar, Erdoğan’ın önderlik ettiği rejimin daha agresif ve faşist bir niteliğe doğru bürünmesine yol açmıştır. Bu sefer bir farkla! Artık rejim sadece “ümmetçilik” ve “İslam kardeşliği” gibi ideolojik okumasına “yeni Osmanlıcılık” ifadesini de bulmuş, saldırgan ve kokuşmuş bir Türk şovenizminin agresif bir biçimini savunmaya ve uygulamaya koyulmuştur. AKP’de öncesinde “ulusal kod” olarak bulunan Türk şovenizmi, bölgesel çekişmelerin ve özellikle de Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin yeni aldığı boyutta, İslamcı ideolojide yeni/vazgeçilmez bir sacayağı oluşturmuş ve İslamcı/Türkçü faşist bir rejime dönüşmüştür.

AKP’nin eski can dostu ve ittifakı olan Gülencilerle yaşanan sorunlar, 15 Temmuz darbe girişimi, hem rejimi hem de ülkeyi yeni bir sürece taşımıştır. Erdoğan “ileri doğru kaçarak”, tüm devlet aygıtları içerisinde, özellikle ordu ve yargıda ve bilakis kendi partisi içerisinde güçlü bir yenilenmeye gitmiş, kendi siyasi ajandasını agresif bir şekilde uygulamış ve en ufak muhalefeti şiddet ve cebirle bastırmıştır. Düşünün, son 7 yılda cumhurbaşkanını eleştirdikleri için “hakaretten” 4000’e yakın insan hüküm giymiştir. AKP’nin kurucu kadrolarının ezici çoğunluğu tasfiye edilmiş kalan kadrolar ise etkisizleştirilmiştir. Özellikle faşist ulusalcı kanattan, eski mafya artıkları ve devletin 80’ler ve 90’larda “şahin” olarak kullandıkları faşist tetikçiler rejimin güçleri haline dönüşmüştür. Bir diğer temel ve önemli güç olarak MHP, toplum ve devlet içerisindeki faşist güçlerini, etki alanlarını rejime entegre etmiş ve rejim içerisinde kritik bir rol üstlenmiştir.  

Üzerinde kesinlikle durmamız gereken ve bizim 15 Temmuz darbe girişiminden sonra söylediğimiz diğer bir önemli husus, Erdoğan’ın zaferi ironik olarak Türk devletinin siyasi ve ideolojik yapısını daha kırılgan hale getirmiştir. [17] Erdoğan, “Allah’ın lütfunu” hakim sınıf muhalifleri de dahil olmak üzere, tüm muhalefete bastırabilmek için kullanabilmiştir. Bu durum ise, patlamaya ve yeni alt-üst oluşlara zemin hazırlayan bir potansiyeli doğurmuştur. Rejimin burjuvazinin “muhalif” kanadı da dahil olmak üzere, tüm topluma yönelik aleni saldırıları, yaratmış olduğu keskin kutuplaşma, karşı kutbun birlik zeminini güçlendirmesine neden olmuştur.

Özellikle 2019’da rejimin İstanbul ve Ankara belediyelerini kaybetmesi, hatta İstanbul seçimini gayri yasal bir biçimde iptal ederek daha ağır bir sonuçla yenilmesi, CHP-İYİP önderliğinde oluşan ittifakın yalnızca Erdoğan’dan bıkmış ve kendisinin derhal gitmesini isteyen kesimleri değil, aynı zamanda “muhafazakar” -AKP’den tasfiye edilmişler de buna dahildir- “muhalif” hakim sınıf kliklerini de harekete geçirmiştir. Saadet Partisi tekrardan “siyasi bir aktör” olarak ileri doğru çıkarken, AKP’den tasfiye edilen gruplar, özellikle “muhafazakar” kesimde hatırı sayılır bir etki yaratarak siyaset sahnesine geri dönmüştür. Tüm bunlar önümüzdeki döneme ilişkin hakim sınıflar arasındaki çelişkinin yarılarak toplumda derin etkiler yaratabileceği bir süreci hazırlamıştır. Erdoğan toplumu sürekli olarak gerici temelde kutuplaştırıp temsil ettiği rejimi ayakta tutabilmek açısından belirli bir “rızalık” yaratabilmek için uğraşırken, içerisinde debelendiği ve sürekli olarak başına yeni zorluklar çıkardığı uluslararası siyasi durum ve Türkiye’nin ikinci dünya savaşından sonraki en büyük ekonomik krizi içerisinde gerçekleştirme zorunluluğu ile karşı karşıyadır.

Ek bir dikkat noktası olarak, İslamcı/Türkçü faşist rejimin bir günde kurulmadığını, bir “proje” olarak başa gelmediklerini, esas olarak kökleri TC’nin kuruluşunda olan ve dünyadaki siyasi-iktisadi gelişmelere bağlı olarak yapılanan, yine temelde bu çelişkilere bağlı olarak evrimleşerek bugünkü formunu aldığını söylemek gerekir. Daha kapsamlı bilimsel bir görüş için kesinlikle “İslamcı/Türkçü Faşist Rejimin Kökenleri, Gelişimi ve Niteliği Üzerine” [18] adlı majör çalışmamızı okumalı, üzerine çalışmalı ve bu siyasi atmosferi değiştirmek ve gerçek bir devrim yapabilmek için bizimle tartışmalısınız.

3) Millet İttifakı Neyi Temsil Ediyor?

Bu soruya gelebilmek için bayağı bir çelişkinin içerisinden girip çıktık. Şüphesiz yukarıda anlattıklarımıza eklenebilecek ya da daha fazla açılabilecek şeyler var. Lakin bunların hepsini, burada yapamayacağız. O yüzden meseleleri daha temel bir zeminde özet vererek ilerliyoruz.

Yukarıda da söylediğimiz üzere, “karşı” kampın yani “Millet İttifakı”nın lokomotif gücünü CHP oluşturmaktadır. CHP derken herhangi bir partiden bahsetmiyoruz. Siyasi varlığını sürdüren dünyanın en eski partilerden biri olan ve TC’nin kurucu partisinden bahsediyoruz. Bu partinin kapitalist-emperyalist dünya sistemi içerisinde bir “kredibilitesi” vardır. Bu partinin hem toplum içerisinde hem de devlet aygıtları içerisinde etkisi ve örgütlülükleri bulunmaktadır. Böylesi bir parti şayet yeni bir rejim değişikliği için girişimde bulunacak olursa -ki bunu kesin yapar veya yapabilir demiyoruz- uluslararası alanda ve Türkiye’de kabul görecek bir maddi temeli ve geçerliliği söz konusudur. Bu çok önemli bir noktadır; şayet siz bu sistem içerisinde bir yönetime talipseniz uluslararası koşulların nispeten uygun olması ve siyasi destekçilerinizin bulunması gerekir. Diğer yandan ise, hem devlet içerisinde geçişi sağlayacak çeşitli kadroların hem de geniş bir halk desteğinizin olması gerekir. Bu kriterleri “Millet İttifakı” içerisinde en güçlü şekilde yerine getiren siyasi yapı CHP olduğu için bu “ittifakın” lokomotifini oluşturmaktadır.

Lokomotif güç olmanın çeşitli zorlukları vardır; istediğiniz yöne istediğiniz hızda yol alamazsınız. Şayet kafanıza göre bir güzergaha girerseniz ya “vagonlar” ayrılır ya da sizi sağa sola yatırarak her şeyin raylardan çıkmasına neden olur. Bundan dolayı lokomotif olduğunuz “karma” belirli bir uyumluluk ya da konsensüstür. Siz bu yükü taşımakla mükellefsinizdir; hem de vagonların lokomotifi geri çekme pahasına.

Temel bir noktayı hatırlatmak gerekirse, “Millet İttifakı”nın zemini rejimin kendi faşist ajandası ve programı sonrasında oluşmuştur ve bu “ittifakı” bir araya gelmesi gibi ilerlemesi de çelişkilerle doludur. Fakat an itibariyle rejimden kurtulma zorunlulukları ağır basmaktadır.

Bu minvalde İYİP ve CHP yakınlaşması, CHP’nin “abilik” yaparak İYİP’i seçimlere katması ve rejime verdiği hiç de önemsiz sayılmayacak olan darbe; yeni bir “karma”nın başlangıcını oluşturmuştur. İYİP’in azılı faşist parti MHP’den koparak, kendisini “merkez sağ” içinde konumlandırma meselesine gelecek olursak; neyin “merkez” neyin “sağ” olduğu ayrı bir tartışmadır. Mesela Fransa’da Mélonchon’un temsil ettiği La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) “aşırı sol”, Le Pen ise “aşırı sağ” olarak nitelendirilir. Oysa Mélonchon’un sol ile -burada bahsettiğimiz anlamda devrimci bir sol hareket ile- alakası olmadığı gibi, Marine Le Pen ise aslında faşist bir partinin temsilcisidir.

Sorunun bir diğer halkası ise “merkez sağ” ya da “liberal” hareketler, batı tipi burjuva demokrasilerinde oynadığı rolle bizimkisi gibi ülkelerde oynadığı rolün aynı olmamasıdır. Siyasi krizin inişli ve çıkışlı olarak neredeyse sürekli yaşandığı, bölgesel savaşların ve büyük gerilimlerin olduğu, Kürt Ulusal Sorunu gibi bir sorunun 40 yıldır silahlı bir biçimde gündeme gelmesi ve Kürtlerin Türkiye’nin nüfusunun neredeyse çeyreğini oluşturması gibi birçok faktör, hakim sınıfın “liberaller” de ya da “merkez sol” da olduğu gibi “merkez sağ” güçlerini sürekli olarak sağa çeker.

Bir diğer hakikat ise bu ülkede “merkez sağ” ile faşist güçlerin tabanının siyasi ve ideolojik olarak geçişgenliği meselesidir. Bu güçlerin Türk şovenizmi, gayrimüslim düşmanlığı, açık yabancı düşmanlığı, “terör sorunu” altında ezeli Kürt düşmanlığı gibi ve agresif biçimde anti-komünist olma durumları gibi ideolojik ortak kodlara sahip olmaları, ülkenin kurucu ideolojik harcının “daha iyi” yapılmasına yönelik kendi aralarındaki kavgalarda hem bir “tutkal” hem de “ayrıştırıcı” işlev rolünü görür.

İYİP kurucu kadrolarına ve kurulduğundan beri sürekli değişimine bakacak olursak, esas olarak “merkez sağ” kadrolardan oluştuğu ve MHP kökenli kadroların ya tasfiye edildiği ya da merkezden uzaklaştırıldığı -en son Koray Aydın- görülmektedir. Diğer taraftan ise programlarında “Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, değerlerini ve üniter yapıyı korumak” temel ilke olarak belirtilmesi ve TC’nin kurucu ideolojik bağlara sıkı sıkıya bağlı kalma durumu, yaşanan çelişkiler ışığında sürekli olarak faşist ideolojinin unsurlarına sarılmasına ve onlar tarafından belirlenmesine neden olmaktadır. Geçtiğimiz günlerde HDP Milletvekili Garo Paylan’ın İYİP tarafından hedef gösterilmesi ve linç girişimi, bu ülkenin kurucu “harcından” olan Ermeni ve gayrimüslim düşmanlığından ileri gelmektedir. Bu durum faşistlerin cephaneliğinde temel bir silahtır.

Bu siyasi konfigürasyonun “muhafazakâr” sağında ise, Saadet, Gelecek ve Deva partileri yer almaktadır.  Bazı önderlerinin dilinde “ılımlı” bir söylem olmakla birlikte, bu yeni “üçleme” anti-komünist Milli Görüş Hareketi kökenlidirler. Onlar, İslam’ın sadece “ahlaki bir yol gösterici” değil aynı zamanda, devletin ve dolayısıyla toplumun yönetiminde de belirleyici bir aktör olmasını istiyorlar. Aralarındaki önemli farklara ve İslam’ı yorumlama “çeşitliliklerine” rağmen bu “muhafazakarların” paydasını oluşturan temel unsur, İslam’ın esas alındığı bir toplum tasavvurudur.

Bu tabloda yeni olan, 2013’den beri AKP içerisinde Erdoğan’ın temsil ettiği çizgiye yarı-açık ya da dolaylı muhalefet etmiş siyasal İslamcıların katılmış olmalarıdır. Şimdilerde DEVA, “bu ülkenin en demokratik ve sosyal refah olduğu dönemi biz gerçekleştirdik” diye böbürlenirken, GELECEK ise “özel” ve kritik durumlarda -Kürdistan’da Hendek Katliamlarında- nasıl da ülkenin yönetildiği hikayelerini anlatmaktadır. Bu iki İslamcı akım, temelde gerici devletin sürekliliğinde hemfikir oldukları gibi İslamcı model olarak “günün koşullarına” sürekli olarak atıfta bulunurlar. Fakat buradaki bir başka çelişki ise hem “siyasi partiler” arasında hem de daha derinlerde, bir bütün olarak İslamcılar içerisinde “gerçek İslam’ı kim temsil ediyor” tartışmalarından hiçbir İslamcı örgütlenme ya da birey azade değildir. İslamcılığın, köktencilik ve özellikle bölgede cihadçılık temelinde sahada etkin olması ve İŞİD örneğinde yaşandığı üzere “ülke kurması”, teokratik yarışı daha fazla radikalize etmekte, “Salef dönemini yaşayalım” gibi tartışmaları son derecede diri tutmakta ve bir İslam toplumu olan Şeriatın inşası anlayışını sürekli ve güçlü bir biçimde siyasi atmosfer içerisinde yaşatmaktadır. 

“Millet İttifakı”nı bir araya getiren bileşenlerin, sorunu sadece bir seçim sorununa indirgemediklerini gayet açıktır. Daha önceden de söylediğimiz üzere; “28 Şubat günü Millet İttifakı’nın bir bayram havasında sunduğu program sadece bir seçim programı değildir. Bunun da ötesinde, uzun zamandır hem üstte hâkim sınıflar içerisinde hem de toplumda yaşanan derin bölünmelere ve parçalanmalara yönelik, muhalif burjuva liberal, İslamcı ve milliyetçi -ki bu kanat içerisinde faşizan güçleri de içerir- kanadının nasıl bir rejim öngördüklerine yönelik kapsamlı bir siyasi programı barındırır. [19]

Bu programın “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” başlığı altında, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü, basın özgürlüğü, kadın hakları, çocuk hakları, çevre hakları, sosyal haklar, ifade özgürlüğü, TRT’den Anadolu Ajansına, RTÜK’e, Şeffaf Yönetim”, “Siyasi Etik Kanunu”, Anayasa Mahkemesinin yeniden düzenlenmesi ve güçler ayrılığı, parlamentonun rolü, cumhurbaşkanlığı statüsü gibi devletin temel kurumlarından tüm kurumlarına kadar geniş bir yelpazede nasıl işlemesi gerektiğine yönelik olmasından dolayı, bunun “önümüzdeki 4 yıl şunları yapacağım” diyen bir seçim programıyla ilgisi bulunmamaktadır.”

“Millet İttifakı”nın 28 Şubat’ta kurulmasından sonra, AKP-MHP cephesinde bir sonraki seçim kaderine yönelik tartışmalar hızlanmış durumdadır. Fakat mesele sadece bir “seçim meselesi” değildir. Kimin kitleler üzerinde etkileyici olacağı ve siyasi sahayı kimin belirleyeceği meselesidir. Bu siyasi çekişme, rejime karşı derinden gelen öfke günbegün daha fazla kamusal anlamda yaşam bulmaya başladığı 2019 yerel yönetim seçimleriyle birlikte ivmelenmiştir. Rejim karşı tarafı sindirmek, dağıtmak ve eski etkisini hakim kılmak için en iyi bildiği şeyi yapmakta; toplumu daha fazla kutuplaştırmaktadır; “Fakat rejim tüm bu koşullara teslim olmak istemiyor; aksine bir dizi “kurtuluş yolu” için hamle yapıyor ve yeni hamleler için olasılıkları değerlendiriyor. Ülke ekonomisini, kurun yükselişini engellemek için felaket sonuçlar doğurabilecek bir yol izlemekten kaçınmadığı gibi yaklaşan seçim öncesinde “seçim yasasını” değiştirerek, gelecek seçimlerde yeninden iktidar olmanın yollarını arıyor… Öte yandan HDP’nin üzerinde saldırılar devam ediyor, parti binaları polisler tarafından basılıyor, milletvekillerini “seni çivilerim” diyerek tehdit ediyor, yüzlerce üyesi ve taraftarı tutuklanıyor ve HDP’nin kapatma davası sürdürülüyor. Rejim bunu yaparak sadece HDP’nin muhalefetini bastırmak ve sınırlamakla yetinmiyor, ayrıca HDP’yi seçim dışı bırakmak ve HDP kitlesinin bir kısmının “seçimleri boykot” ihtimali göz önünde bulunduruluyor (şayet HDP’nin kapatılması durumunda “seçim yasası” ile olası bir Kürt partisinin seçimlere girme olasılığı görünmüyor).” [20]

Rejim, daha da azıtıp burjuva “muhalefet” de dahil olmak üzere toplum üzerinde daha güçlü baskı kurmaya devam ediyor. Rejimin her bir temsilcisi, -kendi aralarındaki çelişkilerde düşünülecek olursa- daha fazla “sert oğlanı” oynamak için tehdit üzerine tehdit savuruyor ve toplumun gerici temelde kutuplaştırılması ivmelendiriliyor. Öte yandan burjuvazinin “muhalif” kesimleri toplumu tekrardan bir araya getirmek için “birleştirici” dil kullanalım hezeyanlarına kapılıyor. Rejimin suçlarını “tek adam”, “saltanat ve yiyicileri” gibi saçmalıklarla sınırlı tutarak, onun toplum içerisindeki güçlü etkisini İslamcı/Türkçü faşizmin derin köklerinin aslında bu ülkenin kuruluşunda olduğunu ve sistemin hem bu ülkede hem de dünyada işlemesinin bir sonucu olarak doğduğu temel hakikatine göz yummakla kalmıyor; aynı zamanda bu temel hakikatin üzerini kapatmak ve odağı kaydırmak için elinden geleni yapıyor.

“Kutuplaştırıcı dilden” rahatsızlık duyduğunu ve toplumu bir araya getirmek istediklerini söyleyenler -hepsi olmasa bile belirli bir çoğunluğu- söz konusu Kürt ulusunun bastırılması olduğunda “ayrıştırıcı” dili kullanmaktan bariz şekilde çekinmiyorlar. Kürtler ve onların siyasi temsilcileri, Kürt ulusunun en temel hakkı olan ayrılma hakkını dile getirmeyi bir yana bırakalım, AB yerel yönetimler yönetmeliğinin uygulanması, belediyelere verilecek kısmı özerklik, ana dilde eğitim gibi temel hakları bile gündeme getirdiğinde “bölücülük” ile suçlanıp terörize ediliyorlar.

Genelde seçim öncesi “Kürtleri kucaklama” stratejisi bu dönemde de devam ediyor fakat içinden geçtiğimiz süreç çok istisnai ve kritik bir anı barındırıyor. Zira burjuva “muhalefeti” önümüzdeki seçimlerde kendi Cumhurbaşkanını seçtirmek ve AKP/MHP oylarının etkisini kırarak parlamentodaki temsillerini zayıflatmak istiyorsa HDP’nin başını çektiği “3. İttifaka” ihtiyaçları var. Daha şimdiden 3. İttifak içinde yer alan siyasi örgütlerden TİP başkanı Erkan Baş gibileri, “Erdoğan’a karşı Ekmeleddin gibi bir aday olmazsa, kimi çıkarırlarsa ona oy vereceğiz” türünden açıklamalarda bulunuyor. Ahmet Türk ise Kürt kitlelerinin hassasiyetini dile getirerek, Mansur Yavaş gibi faşist MHP kökenli bir aday yerine “kucaklayıcı” bir adayın Kürtlerden oy alabileceğini söylüyor. Bu siyasi tartışmaya bakıldığında, HDP’nin ve dolayısıyla “3. İttifakın” -ki bunlar arasında bazı devrimci güçler de bulunmaktadır- şimdiden CHP üzerinden AKP karşıtı cephenin siyasi -ideolojik değil- parçası olduğu düşünülebilir.

HDP önümüzdeki dönemde kilit parti olarak ön plana çıkmakla birlikte, burjuva “muhalefetin” lokomotif gücü CHP, vagonları geride bırakmamak için “kılı kırk yarıyor”. “Tek adam”, “saltanat ve şürekâsı” söylemleriyle, sorunun merkezini Erdoğan ve AKP gösterip, bunların gitmesi durumunda ülkenin “refaha” kavuşacağını söylüyor. HDP, CHP’nin tüm söylediklerine tav olmuş gibi gözükmüyor; fakat kendi yaşadığı zorluklar -neredeyse tüm belediyelerine kayyum atanması, milletvekillerinin alı konulması, binlerce parti üyesinin tutuklu olması ve sürekli olarak parti kapatma davalarıyla bastırılıp “terbiye” edilmeleri durumu- ve kendi hatalı ideolojik temellerden kaynaklı yarattıkları zorunlu olmayan zorunluluklar nedeniyle Erdoğan’ın ve temsil ettiği rejimin zayıflamasının kendileri ve bir bütün olarak toplum üzerindeki baskıyı kısmen azaltacağı düşüncesinden ötürü CHP ile aynı karede yer almaktan çekinmiyorlar.

CHP’nin “helalleşme” ve “Kürt sorunu” hakkında yürüttüğü tartışmalar içinden geçtiğimiz süreçte bu sorunları sadece bir “terör” sorunu olarak görmediğini ve bazı temel hakların verilmesine yönelik tartışmaları yürütmesi durumu -her ne kadar seçimler önemli bir faktör olsa da- yalnızca bir seçim politikası da değildir. Esasta 2010’lu yıllarda Kılıçdaroğlu’nun başa gelmesinden bu yana CHP’nin “sosyal demokratik” vizyonunda “kapsayıcılık” daha fazla öne çıkmış ve böylece TC’nin kuruluşundan beri “itilmiş” olanların sisteme yeni koşullar altında entegre edilmeleri siyaseti gündeme gelmiştir. Özellikle büyük şehirlerde, Kürt “sosyal demokrasinin” Türk “sosyal demokrasisine” geçişgenliği, aynı sosyal tabandan oy alma durumları, bu şehirlerde Kürt ve Alevi kökenli insanların CHP’nin il ve merkezi yönetim mekanizmalarında daha fazla örgütlenmesi gibi faktörler etkileyici olmuştur. Fakat tekrar vurgulamak gerekir ki, CHP’nin “sosyal demokratik” “kapsayıcılığı” bu sistemin bir parçası olan toksik Türk şovenizmi üzerine kurulu olduğu için aslında kokuşmuş bir kadavradan farkı yoktur.

Zehirli Türk şovenizmi bu ülkenin ister “liberal” ister “sosyal demokrat” isterse bariz faşist olsun, tüm hâkim sınıfların ideolojik kaynağı ve en güçlü birlik temelidir; ana tutkalıdır. Yakın zamanda Erdoğan’ın sorularına 10 Cevap [21] altında Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları söylediklerimizi kanıtlamaktadır. “Türkiye sınır ötesi operasyon yapar, yapmalıdır” diyen Kılıçdaroğlu, Türk hakim sınıflarının bölgede “yayılmacı” olmasını onaylamakla kalmamakta aynı zamanda bu gerici operasyonların ezici çoğunluğunun Kürt Ulusuna karşı olduğunu, Kürt Ulusunun sadece Kuzey Kürdistan’da değil, tüm Kürdistan sınırları içerisinde zapturapt altına alınmasını onaylamakta ve bunu devam ettirmeye aday olmaktadır. Bu sorularda ortaya koyulan “büyük Vatan” duygusu, “misak-i milli ruhu”, egemen ulus şovenizmi Türk halk kitlelerini son derecede zehirli bir zemine çekerken, Yunanistan’la yaşanan “adalar” meselesine “askeri müdahale” ile eli artırarak, bölgesel savaş tehdidini de artırmaktan kaçınmamaktadır.

4) “Kemalizm” Derken Neden Bahsediyoruz?

Bu tartışmanın son zamanlarda bayağı moda olduğunun farkındayız. Herkes Kemalizm’e “ilericilik” atfedebilmek için adeta yeniden keşfe çıktı. O yüzden bazı şeyleri dobra dobra ve peşinen söylemekte fayda var.

Kemalizm, ister TC’nin kuruluşundaki gibi faşist biçimiyle isterse “liberal” yorumlamasıyla olsun, esas olarak ezilen halk kitlelerinin ve tüm insanlığın düşmanı bir ideoloji ve dünya görüşüdür! Kemalist akımlar kendi aralarındaki tüm farklara rağmen, temelde kapitalist-emperyalist sistemin parçası, temsilcisi olan bir hakim sınıfı ve onun çıkarlarını temsil ederler.  

Kemalistlerin içerisinde çeşitli kanatların olduğu ve bazılarının nispeten burjuva demokratik bir rejim istediği -Kaypakkaya bunları orta sınıflardan bazı kesimler olarak nitelemiştir- ve hatta bazı dönemlerde siyasi etkilerinin yükseldiği doğrudur. Fakat bunlar az önce söylediğimiz üzere, temel halk kitlelerinin ve insanlığın kurtuluşu için mücadele eden “ilericiler” olmadığı gibi aksine bu baskıcı ve sömürücü sistemin devamlılığını “liberal” -bazen de “liberal sol”- bir siyasi düzlemde sürdürmek isteyenlerdir.

“Kemalist devrimi”, onun içerisindeki bölünmeleri, Kemalist ideolojiyi tekrardan hatırlamak için Yoldaş Kaypakkaya’ya başvurmak elzemdir. İlk önce “Kemalist devrime” önderlik eden sınıflara bir bakalım; “Kemalist devrim… birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların içindeki hakim unsur ise ticaret burjuvazisiydi.” 

Kaypakkaya “Kemalist devrim” sonrası ortaya çıkan hakim sınıf konfigürasyonu için ise şu tespitte bulunuyordu; “Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, egemen sınıflar (komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın doğduğuna işaret etmiştik: Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve palazlanan yeni Türk burjuvazisi, İttihat ve Terakkici komprador burjuvazinin bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların, tefecilerin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve ayrıcalıklı tabakasından oluşuyordu. İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların başka bir kesimi, saray mensupları, din adamları, eski ulema sınıfı artıklarından meydana geliyordu.” (Bu tespitlerde de gördüğünüz üzere, Yoldaş Kaypakkaya bugün “İslamcılar” olarak kavramsallaştırdığımız hakim sınıf temsilcilerinin köklerinin bu sistemin kuruluşunda yer aldığını ve günümüze kadar da süregeldiklerini belirtmektedir. Buna ek olarak, hakim sınıflar arasında çatışmada “klikleri” değişmez bir blok olarak görmemek gerekir, menfaatleri gereği her dönem karşılıklı olarak bloklar arasında kaymaların olacağını akılda tutulmalıdır.)

Kaypakkaya’nın “birinci kamp” olarak nitelendirdiği Kemalistler, devlet aygıtına esas hakim olan, ona damgasını vuran ve ideolojisini veren kanattı. Kemalistler, “Kurtuluş Savaşı”ndan hemen sonra, çok daha yoğun bir şekilde gerici emperyalist dünyanın parçası haline gelerek, kendilerini İngiliz-Fransız emperyalizminin kollarına atmak zorunda kaldılar. Kemalistlerin başka zorlukları da vardı. “Ulus devlet” inşası için “Türkçülük” ideolojinin toplumun tüm katmanlarına ideolojik, siyasi, zor ve cebir yoluyla götürülmesini öngörüyordu. Ulusal Sorun adlı majör çalışmamızda da söylediğimiz üzere “Türkçülük, bir ulus olarak Türklerin himayesi altında bir Türk devletinin tesisi, Osmanlı’nın son dönemine damgasını vurmuştur. Türkçülük ideolojisi, Batıda ulusalcılığın ve ulus-devletlerin yükselmesi sonrasında, doğuda Arap milliyetçiliğinin güç kazanması ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin başlaması, Ermeni ulusunda kabaran ulusalcılık duyguları ve Kürt ulusal düşüncelerinin zayıf da olsa Kürdistan’da görülmeye başlamasına paralel olarak Osmanlı da hâkim hale gelmiştir.”[22]

“Anadolu’nun Türkleştirilmesi”, ezilen Kürt ulusunun bastırılması, katliamlardan geçirilmesi ve Cumhuriyet sonrası ülkede kalan gayrimüslimlere yönelik yer yer pogromlar şeklinde ilerleyen sistematik baskı olmaksızın gerçekleştirilemezdi.

Bir diğer husus ise, Rusya’daki Ekim Devrimi sonrasında Türkiye’de yeşermeye başlayan proleter hareketi ve TKP’nin örgütlenmesidir. Bu dönemde TKP bazı işçi havzalarında önemli örgütlenmeler başarabilmiş ve “Kurtuluş Savaşı” esnasında bu güçlerin bir kısmını silahlı biçimde örgütleyebilmiştir. Ekim Devrimi’nin güçlü etkileri ve komünistlerin ülkede artan oranda popülarite kazanma durumu, Kemalistlerin daha savaşın ilk yıllarında bastırmaya çalıştıkları bir hakikattir. Mustafa Suphi ve TKP’nin önder kadrolarının 1921 döneminde katledilmeleri, komünist hareketin boğulması için bir dekapitasyon (önderliğin imhası) siyaseti olarak bizzat Kemalistler tarafından örgütlenmiştir. Aynı Kemalistler sahte bir komünist partisi kurup -bu partinin içerisinde yer alan Yunus Nadi’ye Hitler hayranlığından kaynaklı Yunus Nazi dendiğini hatırlamak gerekir- geride kalan komünist unsurların tamamen bastırılmaları hedeflenmiştir.

Kemalistler bu “zorluklarına” göğüs germek ve bir “ulus devlet” inşa edebilmek için çeşitli yasalar eşliğinde -bunun “demokratik” form alması gerekiyordu- uzun dönemlere yayılan olağanüstü hal durumları ilan etmiş ve “İstiklal Mahkemeleri” altında toplumu zapturapt altına almışlardır. Kemalistler sadece tehlike olarak gördükleri Kürt ulusunu, gayrimüslimleri, komünistleri ve dönemin bazı aydınlarını baskı altına almak için değil; aynı zamanda Osmanlı’dan kalan ve Kemalistlerle çelişkileri olan hakim sınıfların “ikinci kampını” da -ki bugünün İslamcılarının tarihsel kökleridir- bastırabilmek ve kendi politikalarına eklemleyebilmek için kullanmışlardır.

Kemalistler, rejimin zayıflığı ve bir dizi iç ve dış çelişkilerden kaynaklı olarak “Kurtuluş Savaşının” hemen ardından TKP’nin henüz yasal olduğu dönemde, “burjuva demokratik kırıntıların” olduğu kısa bir dönem yaşanmıştır. Fakat bu gerçekten de kısa bir dönemdir. Rejim baş başa kaldığı zorluklar yükselince açık faşist -askeri- bir diktatörlüğe dönüşmüştür. Kurucu ideoloji olarak Kemalizm, esasta ordudaki gücüne dayandığı ve her türlü “burjuva demokratik” uygulamanın askıya alındığı, en ufak temel insan hakkının dahi bastırıldığı, askeri faşist bir diktatörlüktür.

TC’nin kurucu ideolojisi olarak Kemalizm, faşizmdir. Yoldaş Kaypakkaya’nın bilimsel tespitinde bu gayet açık bir şekilde dile getirilmektedir. Yine Kaypakkaya’nın dile getirdiği bir başka önemli husus ise; Kemalistlerin tek bir bloktan ibaret olmadığı ve içerisinde başka sınıf ve tabakadan güçlerin de olduğuydu. Bu güçler her dönem Kemalist ideolojiyi, buna bağlı olarak rejimi ve onun devlet aygıtını yeniden biçimlendirmek, ona yeni bir öz ve form vermek istemişlerdir.

Bu güçlere paralel olarak çeşitli “sosyal demokratik” çevreler Kemalizm’de “milli demokratik devrim” ve “anti-emperyalizm” görerek -TİP’in hem eski hem de yeni biçimlerinde olduğu gibi- Kemalizmi “soldan” yorumlamaktadırlar. Türkiye/Kürdistan’da sınıf mücadelesinin kabarması, çeşitli sol, sosyalist örgütlerin güçlenmesi ve 50 yıl sonra TKP’nin devrimci mirasçısı olarak Yoldaş Kaypakkaya’nın bir komünist parti inşa etmesi gibi yükselen devrim cephesi ve tüm bunların dünyada “totalitarizme karşı batı demokrasisi” biçiminde kabardığı koşullarda CHP’nin “merkez sol”  olarak konumlanmasına ve böylece ilerici-devrimci güçlerin; önemli oranda etkilediği ve bir tabana ulaştığı halk kitlelerin yeniden sistem sınırları içerisine çekilmesini, sınırlandırılmasını hedeflemiştir.

Yine CHP’nin bu “sol” tutumu, revizyonist TKP ve TİP gibi “sosyal demokratik” güçlerin, dönüp dolaşıp CHP’nin kuyruğuna takılması ve adeta bir “yazgı” gibi CHP tarafından “içerilmesi” durumu Kemalist ideolojinin yeniden ve yeni koşullar altında yorumlanmasına neden olmuştur. Özellikle de 1971 devrimci silahlı çıkışı, devrimin bir ölçüde -istenilen yönelim ve düzeyde olmasa da bir ölçüde- halk kitlelerinin hayatının parçası olması durumu bunda önemli bir etken olarak rol oynamıştır. Diğer yandan ise “Kemalist Devrimi” bir “milli demokratik devrim” olarak gören ve sonrasında “dış güçler” tarafından kesintiye uğratıldığını düşünen “sosyalistler”, “laiklik” ve “cumhuriyetçilik” gibi çeşitli burjuva demokratik nosyonları sahiplenmesi ve “Cumhuriyet’e sahip çıkma” arzuları, bu güçlerin sürekli olarak ezen ulus şovenizminin damgasını taşımalarına ve bunu “vatansever sosyalistler” temelinde savunmalarına neden olmuştur.

Bir başka unsur ise 1976’da Çin’de yaşanan darbe, 1989’da revizyonist Sovyetler Birliğinin çözülmesi, “tarihin sonu” tartışmaları altında burjuva liberal saçmalık “çoğulculuk” ideolojisinin dünya üzerindeki etkileridir. Bazı kısmi hakları tanıyan ve “sosyal demokratik” olarak nitelenen egemen sınıfların diktatörlüğünü savunan güçler üzerinde -her yerde her grupta aynı seviye ve nitelikte olmamakla birlikte- bu ideolojinin etkileşime girmesi Kemalistlerin “sol” versiyonlarının evrimine neden olmuştur.

“Demokrasi”, “çoğulculuk”, “sosyal adalet”, “sosyal demokrasi” gibi hakim sınıfın ideolojik formlarının Kemalistler içerisinde yaşam bulması gibi bu atmosfere karşıtlık içerisinde Kemalistlerin başka temsilcileri ise daha koyu bir şoven Türkçülük, şarkçılık, yeni-Turancılık, yeni-Osmanlıcılık ve İslamcılığa sarılarak başka yöne doğru evrimleşmişlerdir.

CHP’nin “sol” görünümde olması durumu “sol” liberallerin ya da bazı radikal burjuva demokratların bu parti etrafında konumlanması, her daim patlamaya hazır güçlü çelişkileri olan bir “birliğe” neden olmaktadır. CHP’nin  “sola” oynama zorunluğu ve “sosyal demokrat” ideolojik eğilimi, tek kurtuluşu devrim olan, sol sosyalist güçlerden etkilen temel halk kitlelerinin bu parti altında örgütlenmesi, parti içerisinde “sol” kanat tartışmalarının diri tutulması durumu, CHP’li Kemalistleri çeşitli zorunluluklarla karşı karşıya bıraktı. Özellikle de Kürdistan’da ulusal savaşın ivmelenmesi bahsini ettiğimiz çelişkilerde bir dönüm noktasına neden oldu. CHP, temel Kürt kitleleri -özellikle de Alevi kökenlilerin- üzerinde bir etkiye sahip oldu ve onları yeniden ve yeninden sistemin sınırları içerisine çekme siyaseti izledi. Lakin tüm bunlar, Kürt ve Alevi kökenli olma ve aynı zamanda temel kitlelerden gelme durumu, CHP’nin Türkçülük ve Sünni İslamcılık anlayışıyla temelden zıtlıklar barındırmaktaydı. Yine son 20 yıllık AKP iktidarı döneminde toplumun İslamcılaştırılması ve bazı kesimlerinin köktencileştirilmesi, kamusal olarak şeriat isteminin açık hale dönüşmesi, Alevilerin -ve Kürt Alevilerinin önemli bir kısmının- mevcut gerici tablodan korkmalarına ve “bir çıkış yolu” olarak CHP’nin saflarında daha fazla örgütlenmelerine neden oldu. Hatırlayacak olursanız “şoven Türkçülük ve bu Türkçülüğün dini sadece Sünni İslam olabilir” şeklindeki klasik Kemalist anlayışına sadık olanlardan Deniz Baykal’ın “etnik kökenler partiye egemen olmamalı”[23] diyerek partinin aldığı yeni eğilime şerh düşmüştü.

Tüm bu aktardıklarımız maddenin hareketi ve onun çelişki seviyeleriyle ilişkilidir. Madde devamlı hareket halindedir ve hem dış etkenler tarafından hem de iç çelişkiler tarafından sürekli olarak etki ve baskı içerir. Bu da çelişkilerinin boyut değişmesine ve belli ölçülerde dönüşmesine neden olur. CHP ve onun temsil ettiği Kemalistler temel halk kitlelerini içerme ve onları “soldan” sistem içerisine dahil etmeye çalışırken, sürekli olarak toplumun talepleri tarafından baskıya maruz kalırlar. Bu durum karşılıklı olarak “bastırmaya” ve “yön değiştirmeye” neden olur. Hakim sınıf kliklerinin onun siyasi temsilcilerinin görüşleri, dünya arenası belirleyiciliğinde ve içinden geçtikleri kendi zorluklar temelinde çeşitli formlar alır. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu tarafından temsil edilen sözde sol, -ki neyin sol olduğu ayrı bir tartışmadır- “sosyal adalet”, “özgürlükçü toplum” vizyonu, temelde hakim sınıfların baskı ve sömürü aygıtı olan TC’nin ve onun rejiminin ne olması üzerine yürütülen tartışmanın parçalarıdır.  

Çelişkinin diğer bir boyutu ise mevcut rejimin kutuplaştırması sonucunda toplumun İslamcılaştırılması ve köktencileştirilmesi fenomeni, CHP’nin başını çektiği Kemalist kliğin açık olarak hedef alabileceği bir dünya görüşü değildir. Kemalistler, AKP’den ve onun temsil ettiği her şeyden rahatsızlık ve hatta tiksinti duysalar bile, “toplumu birleştirmek” zorunluluklarından ötürü bu dünya görüşünü açık bir şekilde hedefe almayacaklardır. Zira İslamcı/Türkçü faşist rejimi ve temsil ettiği her şeyi hedef haline getirecek olursa, “ulusun” parçalanmasına ve bir iç savaşın dahi doğmasına neden olabilir ve böylesi bir durum, Kemalistleri de var eden bu sistemin zayıflamasına, parçalanmasına hatta ortadan kalkmasına neden olabilir. Böylesi bir zorunluluk, Kemalistleri asla açık bir şekilde rejimin dünya görüşünü ve kökenini eleştirmeye yöneltmeyecektir.

Bir diğer ek unsur ise, gerek İslamcılar cephesinde rejimden kopan ya da başından beri ondan rahatsızlık duyan gerekse toplum içerisinde Sünni İslam’dan etkilenen ve kurucu önder olarak Mustafa Kemal’e hayranlık ve sadakat duyan güçlerin bir kısmı, temelde AKP’nin toplumu kutuplaştırması sonucunda CHP saflarına iltihak etmişlerdir. Bu güçler İslam olgusunu “ulusu bir arada tutan bağ” olarak gördükleri gibi buna nispeten “liberal” bir yorum getirmektedirler.

Yine toplumun İslam temelinde kutuplaştırılasının ortaya çıkardığı iki farklı ve önemli fenomen bulunmaktadır. Birincisi, Alevilerin yükselen köktencilik karşısında kendi dini inançlarına daha fazla sarılması ama bunun önemli ölçüde “İslam’ın parçası” ya da “özü” gibi tartışmalarla sürdürülerek mevcut kutuplaştırmanın içerisine hapsolmalarıdır. İkinci fenomen ise Kürtlerin kurucu ve Müslüman halk olarak tekrardan keşfedilmesi ve bir türlü “gerçekleşemeyen” Lozan ile “liberal” Kemalistler önderliğinde yeniden sisteme dahil edilmeleridir.

İslamcılığın -Şeriat da dahil olmak üzer çeşitli formlarının- toplumda belirleyici kutup olması, ideolojik ve siyasi parametrenin belirlenmesine neden olmaktadır. Bu parametre, istisnasız tüm hakim sınıf kliklere -ve hatta bir ölçüde HDP başta olmak üzere ilerici güçlere- damgasını vurmaktadır. CHP’yi temsil eden hakim sınıf kliği bu “auraya” sadece girmekle kalmamış, yeni “liberal” Kemalist dünya görüşüne yeni bir temel de vermiştir. İslamcılığın, onun “ahlaki” ve “kültürel” olarak toplumu bir arada tutan tutkalının, “liberal” Kemalist dünya görüşü ve ideolojik tutkalıyla geçişgenliği söz konusudur.

İstanbul Seçimlerinde ortaya çıkan bu çizgi, Ekrem İmamoğlu’nun seçimleri kazanması sonrasında CHP içerisinde daha hakim olmaya başlamıştır. Müslüman olan, oruç tutan, Cumaya giden, “modern”, “liberal”, “sosyal demokrat”, kurucu önder Mustafa Kemal’e ve TC’nin kurucu değerlerine -yani tek devlete- bağlı güçlerin ve diğer “liberal” Kemalist unsurları ve nispeten “şahin” unsurlarının toplamından oluşan “hibrit” bir Kemalizm’e doğru evrilmiştir. Bu kavramsallaştırma üzerine daha fazla çalışmaya ve düşünmeye ihtiyacımız var. Ortaya bir kavram atıp onu “rasyonalize” etmek için çalışamayız. Bu bir siyasi hakikat yaratmak olur. Ancak yine de meseleye dair esas eğilimimizin bugün açısından bu yönde olduğunu söylememiz gerekir. 

Hiçbir açıklık bırakmadan söylemek gerekir ki, Kemalizm neye “evrilirse” orada temsil edeceği şey, hakim Türk burjuvazinin menfaatleridir, başka bir şey değildir. Kemalizm’in “sol” ya da “liberal” halleriyle mevcut rejimin arasında niteliğe yönelik farklar bulunmakla birlikte, özünde Türk hakim sınıfının diktatörlüğüdür ve temel halk kitlelerinin, azınlıkların ve Kürt ulusunun sömürülmesi ve bastırılması üzerine kuruludur. 

Daha önceden de söylediğimiz gibi; “Temel bir hakikati tekrar dile getirelim; Türkiye Cumhuriyeti ister Kemalist ister İslamcı rejim, isterse nispeten demokratik dönemlerde halkın değil, hakim sınıfların devletidir! Bu rejimler, aralarındaki tüm farklara rağmen, egemen sömürücü ve baskıcı ilişkilere hizmet eder ve bunu güçlendirirler. Bu rejimlerin nitelikleri ne olursa olsun, temel halk kitlelerinin, ezilen emekçi yığınlarının, başta Kürt ulusu olmak üzere gadre uğratılan, katliamlardan geçirilen ulusların ve azınlıkların, İslamcılaştırmanın sürekli baskısı altında terörize edilen Aleviler başta olmak üzere azınlık inançlar ve inanmayanların, LGBTİQ+ bireylerin ötekileştirilmesi ve düşmanlaştırılmasının, kadınların “ikinci cins” olarak ağır baskı altına alınmasının ve sistematik kıyımının, çevrenin sürekli olarak “kâr” dinamiğine bağlı kalarak talan edilmesinin ve burada saydıklarımızın daha fazlasının üstünde işlemiş-işlemekte olan insanlık suçları bu cani -kapitalist- sistemin ürünüdürler.” [24]

5) “Cumhur” ve “Millet” İttifakı Kutuplaşmasına Mecbur muyuz?

İslamcıların 2010’lı yıllardan sonra devlet aygıtları içerisindeki Kemalistleri mağlup ederek -bazı boyutlarıyla tasfiye etmişlerdir, ancak mutlak bir biçimde tasfiye edememişlerdir- güçlü bir kanat haline gelmeleri ve 2013’den itibaren başlayarak, yukarıda da izah ettiğimiz gibi uluslararası ve bölgesel yeni çelişkilerin patlak vermesini ve sürekli kızışmasını, İslamcıların kendi aralarında “ölümüne” bölünmesini ve sürecin bir darbe girişimiyle taçlanmasını, ırkçı faşist MHP’nin rejime entegre olmasını, rejimin faşizmin daha acımasız biçimlerine doğru evrimleşmesini, toplumun sürekli olarak İslamcı/Türkçü faşist bir ideoloji temelinde polarize edilmesini ve toplumu bir arada tutan “bağların” yeniden oluşturulması durumunu gündeme getirdi. Rejimin öngördüğü toplum, hatta bazı dönemlerde gündeme getirilen “İslam’ın Anayasa olarak kabul edilmesi” tartışmaları, siyasi ve ideolojik sahanın belirleyici parametreleridir. Rejim ve onun güçlerinin karşısında duranlar ise, devlet aygıtlarının eski hakim güçleri olan Kemalistler, AKP’nin “İslamcı” projesiyle “itilaflı” olan çeşitli siyasal İslamcı gruplar ve ideolojik olarak felce uğrayarak “çare” olarak CHP gibi “sosyal demokrat” güçlere yaslanmaktan başka bir şey yap(a)mayan ilerici güçlerdir. Tekrar etmekte fayda var; mevcut kutuplaşma hakim sınıf kliklerinin dünya görüşü, programları ve ağır siyasi etkisi eşliğinde gerçekleşmekte ve tüm topluma damgasını vurmaktadır. Bu kutuplaşma temel halk kitleleri ve insanlık için hiçbir kurtuluş ya da kurtuluş umudu taşımamaktadır. İnsanlığın tek ve gerçek kurtuluşu bir devrimdir ve devrim temelinde gerçekleştirilecek bir kutuplaştırma acil ve kritik önemdedir!

“3. Yol” tartışmalarının başını çektiği HDP, TİP ve EMEP gibi partilerin olduğu bir “alternatif” ise “savaşa karşı barıştan, sermayenin sömürüsüne karşı emekten, doğanın talanına karşı yaşamdan, eşitlikten, özgürlükten ve demokrasiden yana” prensipleriyle sadece rejimden yana değil, “rejim karşıtı” hakim sınıf güçlerinden ayrılmak için bir araya geldiklerini beyan etmektedir. Bu ittifakın iki itici gücü ve önderliğine soyunan HDP ve TİP “Millet İttifakı” güçlerinden CHP ile “demokrasi güçlensin” diye görüşmeye devam ediyor. Böylece “Tek adam rejimi” olarak ifade ettikleri “tek adama” yani Erdoğan’a karşı “makul” adayı destekleyeceklerini söylüyorlar. “Sol” ve “sosyal demokrat” güçlerle birlik zeminini yakalamaya çalışıyorlar.

CHP’nin “sol” olduğu yalnızca bir açıdan doğrudur. CHP, hakim sınıfların kendi içlerindeki bölünmelerde ve sınıfsal kompozisyonlarda “solda” durmaktadır. Yani hakim sınıf dünya görüşünü ve programını savunmaktadırlar. Tamamen baskıcı ve sömürücü nitelikteki kapitalizm-emperyalizm sistemine temelden bağlı olup bunun sürekliliği için mücadele etmektedirler.  

Altı çizilmesi gereken bir diğer önemli nokta ise, aslında “tek adam rejimi” ya da “tek adam diktatörlüğü” olmadığı; bunun bir hakim sınıf diktatörlüğü olduğu ve bugünkü formunun ise İslamcı/Türkçü faşist nitelikte olduğudur. Erdoğan’ın bu rejimin önderi ve itici gücü olduğu doğrudur. Bu rejimin bir piramit modeli gibi yukarıya doğru daraldığı da doğrudur. Yine de Erdoğan bir dünya görüşünü, bir rejimi temsil etmektedir ve bu dünya görüşü ve rejim, hakim sınıfın “İslamcılar” kampını temsil etmekle birlikte, temelde hakim sınıf diktatörlüğünün devamlılığını ve sürekliliğini ön görür.

HDP’ye yönelik ardı arkası gelmeyen saldırılar, milletvekillerinin tutuklanması, neredeyse tüm belediyelerine kayyum atanması, yüzlerce üyesinin ve taraftarının tutuklanması, hakkında açılan kapatma davası, rejim tarafından açık hedef gösterilerek silahlı saldırılara uğraması -ki tüm bu saldırıların temelinde Kürt ulusunun baskı altında tutulması yatmaktadır- HDP’nin hareket alanını sınırlamakta, verili sistem içerisine daha fazla çekmekte ve “mevcut koşullar” içerisinde nefes alabilmek, hareket edebilmek için, hakim sınıf muhalefetinin “sol” kanadıyla ilişkiye girmesine ya da daha fazla içerilmesine maddi zemin hazırlayıp bu yöne doğru baskılanmalarını sağlamaktadır.

Diğer yandan CHP’nin HDP ile aynı fotoğraf karesinde yer alması, kendi tabanından bazı kesimleri öfkelendirmektedir. “Millet İttifakı” güçlerinden olan İYİP’le halihazırda var olan çelişkilerine yeni çelişkiler eklenmektedir. Fakat tüm bu tablonun diğer boyutu ise “Millet İttifakı”nın Erdoğan’ı göndermesi ve kendi adaylarını seçebilmeleri için Kürtlerin oylarına duydukları yakıcı ihtiyaçtır. HDP bu hakikatin farkında olarak bazı “ayrım çizgileri” çekiyor ama dünya görüşü olarak “demokrasi”, “demokratik katılımcılık” gibi burjuva demokrasisinin ufkunun ötesine geçememelerinden ötürü mevcut verili ilişkileri çaresizce güçlendiriyorlar.

Bob Avakian’ın belirttiği üzere; “Bu ülkede çokça ilan edilen ‘demokrasi’, kapitalizm-emperyalizmin ‘bu zehirli sisteminin meyvesidir’. Bu ‘demokrasi’, temelde burada ve dünyanın her yerinde insanların gaddarca sömürülmesine dayanan bu sistemin ekonomik sistemine, üretim biçimine göre şekillenmekte ve ona hizmet etmektedir; canice ve öldürücü baskıyla bağlantılıdır; sürekli olarak ve sıklıkla kitlesel şiddetle birlikte uygulanır. Gerçekte bu ‘demokrasi’, bu sistemin kapitalist-emperyalist egemen sınıfın diktatörlüğün -yani siyasi gücün egemenliğinin ve ‘meşru’ silahlı kuvvet ve şiddet tekeli olan diktatörlüğün- bir parçasıdır ve ona hizmet eder. Sürekli olarak bu ‘demokrasinin’ kalbi olarak ilan edilen şey -yani ‘halkın liderlerini seçimler yoluyla seçme hakkı’- gerçekte bu diktatörlüğün uygulanmasında ve bu ülkenin kapitalist-emperyalistlerinin çıkarlarını takip etmede, kelimenin tam anlamıyla dünya çapında milyarlarca insanı sömürmelerinde ve ezmelerinde, Çin ve Rusya gibi diğer kapitalist-emperyalist ülkelerin yönetici sınıflarıyla rekabetlerinde bu yönetici sınıfın hangi kesiminin ana rolü oynayacağını seçme ‘hakkıdır’. Bunların hiçbiri bu ülkede ve bir bütün olarak dünyadaki halk kitlelerinin çıkarına değildir.” [25]

Gerek HDP’nin gerekse kendilerini sosyalist olarak nitelendiren diğer güçlerin -ki bu güçler dünya görüşlerindeki burjuva demokratik sınırlara rağmen ilerici güçlerdir- en büyük problemlerinden biri de rejime ve onun suçlarına karşı olan öfkeyi, “en iyi ihtimalle” rejimle sınırlı tutmalarıdır. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey artan oranda insanın, okullardan, işyerlerinden ve evlerinden çıkarak sürekliliği sağlanmış bir şekilde bu rejimi ve suçlarını durdurmak için daha fazla kenetlenmeye ve birleşmeye yönelik bir halk hareketidir. Bu halk hareketi, acil olarak bu rejimi durdurmak için mücadele ederken, bu rejimin yükseldiği sistemi ve hakim sınıfların kendi aralarında “barışçıl geçiş” sağladığı seçimlerin insanlık için hiçbir temel ihtiyacı karşılayamayacağı ve çözemeyeceği hakikatini toplumun tüm kesimlerine götürmeli, gerçek bir devrim için daha elverişli koşulları ve siyasi sahayı insanlığın dünya çapındaki kurtuluşu için pozitif bir hale dönüştürmesi gereklidir.

Başka bir yazıda söylediğimiz üzere; “Diğer bir kilit nokta ise, rejime ve onun burjuva muhalefetine, “zehirli ağacın meyvesi” olan demokrasi ve onun seçim sürecine bu sistemin sınırları içerisinde “3. Alternatif” biçiminde kalkışmanın bir fark yaratmayacağını bilmek oldukça önemlidir. Toplum ilerici güçlerinin, temel kitlelerin içine düştükleri çıkmaza yönelik sunacakları “alternatif” yine bu sistemin “demokrasiyle taçlandırılmasının” farklı bir “sol” biçimi olmamalıdır. Bu cumhuriyete “gerçek özünü” vermek mantığı ile burjuvazinin muhalif kesimleriyle girilecek her bir yarış, sistemin köklerinden sorgulanmasına ket vuracağı gibi tüm dünya insanlığının özgürleştirilmesi mücadelesi yerine “benim ülkem” ve “benim çıkarlarım” anlayışının “demokratik” biçimiyle bu sistemin temeli ve işleyişi dışına çıkmayacak ve niyetten bağımsız olarak ona eklemlenecektir” [26]

Evet bu rejim gitmelidir, fakat “ne pahasına olursa olsun” temelinde değil! Şayet rejim ve onu var eden ve üreten sistem arasındaki güçlü bağları görmeyecek olursak, hakim sınıflar arasındaki çatışmada her zaman bir taraftan yana olunacak ve her ne kadar insanların niyetleri bu olmasa bile bu kesinlikle baskının ve sömürünün olmadığı bir dünyayı hedefleyen gerçek bir devrime karşı bir pozisyon olacaktır!

Devrimci Komünist Parti ABD’nin (RCP USA), Trump/Pence rejimine ve onlarının özünün bu sisteme içkin olduğuna yönelik vurgusu, evrensel bir hakikati dile getirmektedir; “Clinton ve Obama gibilerinin temsil ettiği liberal burjuva demokrasisi ile Trump/Pence rejiminin temsil ettiği faşizm, burjuva diktatörlüğünün farklı biçimleridir. Burjuva diktatörlüğü, kapitalist-emperyalist sınıfın egemenliğini sürmesi ve sistemini dayatması demektir. Temelde, burjuva demokrasisi (yani “demokratik” biçimli burjuva diktatörlüğü) ile faşizmin ortak yanı, bunlar her ne kadar aynı sınıfın farklı kesimlerini temsil ediyorlarsa da budur. Trump’ın seçilmesinden sonra, aralarındaki keskin farklara rağmen Obama’nın sarf ettiği “nihayetinde hepimiz aynı takımdayız” sözü bu gerçeği yansıtmakta, bu ortak zemine işaret etmektedir. Bununla birlikte, faşizm, insanlığı ve gezegeni türlü dehşetlere maruz bırakan bu düzenin, hâlihazırda yaşatmakta olduklarını da katlayan daha çirkin ve açıktan katil bir biçimidir. “Demokratik biçimle” aynı özü paylaşıyor olmasına rağmen nitel bakımdan farklı oluşu “zıtların birliğinden” kaynaklıdır.” [27]

“Millet İttifakının” ve onun “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi”nin, özünü burjuva diktatörlüğünün oluşturduğu bu sistemin devamlılığını ve güçlenmesini sürdürmek olduğunu söyledik. Şimdi bu hakim sınıf temsilcileri açıklamalarında “bu seçim, son seçim olabilir” diyorlar. Bu konuda kısmen haklılık payları bulunmakta. Şayet Erdoğan gelecek seçimi kazanır ya da hile ile kazanırsa, “Millet İttifakını” ve onun temsil ettiği rejim modelini tarihe gömebilmek için çok daha güçlü ve acımasız baskı mekanizmalarını harekete geçirme olasılığı gayet yüksektir. Şayet bunu yapmayıp “muhalif” burjuva kliklerini bastırmadıkları taktirde, kendi programlarını hayata rahat bir şekilde geçiremeyecekleri gibi, kitleler üzerindeki rızalıklarını da yitirebilirler. Fakat bu çelişkinin diğer bir yanında ise, bu sistem altında seçimler yoluyla temel ya da kayda değer bir değişikliğin olmayacağı gerçeği bulunmaktadır. Seçimler, hâkim sınıflar arasında nasıl bir rejim (yönetim biçimi) kavgasının yaşandığı sürecin temel bir saç ayağı olduğu gibi sözde “halk iradesi” altında, hâkim sınıf egemenliğinin de güçlendiği, pekiştiği bir süreçtir.  Bob Avakian’ın da söylediği üzere;

“Ancak, her ne kadar seçim süreci burjuva toplumda egemenliğin halk tarafından ifasını temsil etmiyor olsa da, genel olarak burjuvazinin egemenliğinin -diktatörlüğünün- korunmasında ve kapitalist toplumun sürdürülmesinde önemli bir rol oynar. Bizzat bu seçim süreci, toplumdaki temel sınıf ilişkilerini -sınıf antagonizmalarını- örtme eğilimi taşır ve atomize olmuş bireylerin statükonun kalıcı hale getirilmesine gösterdiği siyasi katılıma formel, kurumsallaşmış bir ifade vermeye hizmet eder. Bu süreç halkı tecrit olmuş bireylere indirgediği gibi, aynı zamanda onları siyaseten pasif bir konuma indirger ve politikanın özünü bu türden atomize bir pasiflik olarak tanımlar: geri kalan herkesten tecrit olmuş her bir birey şu veya bu seçeneğe onay verir ki, bu seçeneklerin hepsi, bu atomize “yurttaş” kitlelerinin üstünde duran aktif bir iktidar tarafından formüle edilir ve sunulur. Bu seçim sürecinin (özellikle ABD’de) önemli bir satış noktası olarak sıklıkla söylenen bir şey, geri kalan her şeyden bağımsız olarak özellikle de servet, ekonomik güç ve sosyal statüdeki kabul edilen devasa farklılıklardan bağımsız olarak seçim sandığının büyük eşitleyici olduğu, oy verme kabinine girildiği zaman bir ücretli işçinin oyuyla bir Rockefeller’ın oyunun eşit olduğu söylenir. Ve temel olarak, bu doğrudur da: bu oyların ikisi de, eşit olarak hiçbir şey getirmez; Rockefeller (yahut Rockefeller ailesi) siyasi iktidarın ifası için oya gerek duymaz, ücretli bir işçi ise ne kadar veya ne için oy verirlerse versinler bu sistemde asla siyasi iktidara sahip olmayacaktır. “Sandık yoluyla devrim” asla olmamıştır ve asla olmayacaktır; bu sadece iktidarların böyle bir girişimi güç yoluyla bastıracak olması nedeniyle değil, aynı zamanda -ki bu, burjuva toplumlarda seçimlerin yerine getirdiği çok önemli bir fonksiyona temas eder- seçim sürecinin en temel siyasi eylem olarak kabul edilmesinin, kurulu düzenin de kabul edilmesini pekiştirmesi ve bu düzenin devrilmesi bir yana, ondan herhangi bir radikal kopuşun da aleyhine işlemesi nedeniyle böyledir. O halde özetle, seçim süreci ve bu sürecin halk iradesinin ifadesi anlamına geldiği düşüncesi, toplumu yöneten politikaları oluşturmaya veya temelden etkilemeye değil, halk kitlelerinin yönetici, hakim sınıfın siyasi (ve bunların altında yatan ekonomik) çıkarlarına ve dikte ettiklerine prangayla bağlanmasına hizmet eder.” [28]

Burada akılda tutulması gereken ise Erdoğan’ın çokça yenilmemesi sonucunda seçim sonuçlarını kabul etmeyeceği ve “seçimlere hile karıştı” diyerek kendi faşist tabanını daha fazla köpürterek rest çekme ihtimalidir. İstanbul Seçimlerinde bu yolu denediler ve ikinci seçim de çokça kaybedince geri adım atmak zorunda kaldılar. Bundan dolayı “Millet İttifakı” Sadat’ın önüne giderek eylem yapıyor, seçim öncesi bir kışkırtmanın olmaması gibi seçimler sürecine de müdahale edilmesin diye açık adres gösteriyorlar. Ama bu çelişki yani “seçimlerin tanınmaması” ihtimali ortadan kalkmamıştır. Şayet Erdoğan çokça yenilmezse cumhurbaşkanlığını vermeyecektir. Böylesi bir süreç ve dinamik, muhalif güçlerin şiddetle bastırılmasıyla bile sonuçlanabilir. Ve tüm bunlar bir iç savaş potansiyelini güçlendirebilir. Beri yandan “çokça yenilme” durumu AKP ve onun ittifak içinde olduğu kesimlerde keskin bir parçalanmaya yol açmadığı taktirde, yine bir iç savaşın olasılığını güçlendirecektir. Tüm bu dinamikler ve çelişkilerden ötürü Kılıçdaroğlu söylemlerindeki “keskinliği” artırmakta ve geçmişe oranla daha gerilimli bir tavır sergileyerek, karşı kutbun tehditlerine cephe almaya çalışmaktadır. Ve bu tablo hakim sınıflar arasındaki parçalanmanın gelmiş olduğu seviyeyi çıplak bir şekilde bizlere göstermektedir.

Açıkça söyleyelim; “Millet İttifakı” çözümün değil sorunun bir parçasıdır. Bu temel bir hakikattir ve bu hakikatin çok acil bir şekilde topluma artan oranda nüfuz etmesi gerekir. “Millet İttifakı” sorunun parçası olduğu gibi, Kemalistler, onların yeni peyda olan “hibrit” formları, “sol”, “sosyal demokratik” biçimleri de sorunun parçalarıdırlar. Bu hakim sınıf güçlerinden, onların “liberal” ya da “sol” görünümlü versiyonlarından “ilerici” bir şey beklemek ya da “ilerici koşulların doğmasında bir etken” olarak görmek tamamen yanıltıcı ve kör edici bir bakış açısıdır. Rejimin seçimleri kaybetmesi sonrasında “Millet İttifakı” kendi öngördüğü “güçlendirilmiş parlamenter sistemi” hayata geçirebilmek için temel kitlelerin ve toplumun ileri unsurlarının enerjisini arkasına alarak, Erdoğan’a ve kısmen temsil ettiği hakim sınıfa yöneltebilir ve böylece toplumda bir “geçiş süreci” için gerekli siyasi atmosferi yaratabilir. Böylesi bir süreç, kamusal olarak rejimin ve onun suçlarının aleni eleştirilmesine olanak tanıyabilir ve nispi bir burjuva demokratik hava yaratabilir. Yine de tüm bunlara sadece “Millet İttifakı” cephesinin güçlenmesi temelinde olanak tanınabilinir.

Hatırlayacak olursak CHP gezi sürecinde halkın meşru öfkesini kendi eteklerinde toplamış ve seçimler yoluyla gemlemiştir -buna bir ölçüde HDP ve “sol” partiler de katılmıştır-. CHP sürekliliği sağlanmış kitlesel bir halk hareketini bu rejimi durdurmak ve yıkmak için kullanmak yerine, seçimler yoluyla “hesap” sormaya sevk etmişlerdir. CHP hiçbir zaman böyle bir işe kalkışmayacak ve Erdoğan’ın temsil ettiği rejime karşı insanları ayağa kaldırmayacaktır. Zira böyle bir şey yapması onu var eden sisteminde meşruluğunun sorgulanmasına neden olacak ve halk kitlelerinin böylesi bir siyasi krizi devrimle taçlandırması yönünde muazzam bir potansiyel sunacaktır.

Tekrar edelim; “Bob Avakian’ın BAsics 3:12’de ABD’deki Demokratlar için söylediği şu söz çok önemlidir;

“Eğer, Demokratlardan olmadıkları ve hiçbir zaman da olamayacakları bir şey yapmaya çalışırsanız, en sonunda, Demokratlar gerçekte nasılsa siz de öyle olursunuz.”

Şayet bu tespiti Türkiye temelinde düşünecek olursak, burada ifadesini bulan CHP ve Kemalistlerdir. Toplumun ilericileri “Şayet CHP’den olmadıkları ve hiçbir zaman da olamayacakları bir şey yapmaya çalışırsa, en sonunda, CHP’liler gerçekte nasılsa onlar da öyle olacaktır.” [29]

6) Bu Sistem Altında Halk Kitlelerinin Temel Sorunları Çözülebilir mi?

Peşin ve kısa bir cevap verelim; hayır çözülemez! Yalnızca gerçek bir devrim, halk kitlelerinin temel sorunlarını çözebilir. Peki devrim nedir? Devrim tüm bu sistemi yıkmaktan başka bir şey değildir. Yani sistemin silahlı güçlerini yenilgiye uğratmak, silahsızlandırmak, radikal ve kökten farklı bir sistemi hedefleyen bir toplum inşa etmektir. Bu devrim sadece bir ülkedeki insanları sömürü ve baskıdan kurtarmakla sınırlı kalmayıp, dünya çapında insanlığın kurtuluşu için, bir sosyalist devlet kuracak ve insanlığı komünizme götürebilmek için bu sosyalist devleti koruyup güçlendirecektir. Tüm bunlar bir “hayal” değildir. Son derecede mümkündür! Sadece “ahlaki açıdan iyi olduğu” için de doğru değildir -ki ahlaki açıdan böylesi bir devrim yapmak kesin olarak doğrudur- bu sistemin günbegün ürettiği dehşetlerden başka bir çıkış yolu olmadığı için böylesi bir devrim -kaçınılmaz değil- fakat zorunludur! Böylesi bir devrim, insanlığın başka türlü çiçek açacağı, tüm gereksiz acılarından kurtulacağı ve dünya çapında büyük bir sinerji ve umut kaynağı olacağı için arzulanabilir!

Bu sistem altında halk kitlelerinin temel sorunlarının çözülüp çözülmeyeceğinin temel nedenleri ve dinamiği aslında birinci soruda yatmaktadır. Nasıl bir dünyada yaşadığımız yakıcı hakikatiyle ilişkilidir.

“Dünyamız nükleer savaş tehdidi de dahil olmak üzere, başını ABD’nin­ çektiği NATO/BATI emperyalizmi ile Rus emperyalizmi arasında keskin ve küresel parçalanmaya neden olabilecek bir dünya savaşı tehlikesi ile karşı karşıya!

ABD’de faşist hareketin konsolidasyon mücadelesi ve “Trumpizm” etkileri bütün dünyada dalgalanmaya devam ediyor. Brezilya’da Jair Bolsonaro, Filipinler’de Rodrigo Duterte, Hindistan’da Narendra Modi, Macaristan’da Viktor Orbán, Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği faşist rejimler, insanlığın üzerine bir karabasan gibi çöküyor. Bu gerici tablo, egemen sınıfların sadece kendi aralarındaki çelişkileri kızıştırmakla kalmıyor, uluslararası koşulları da parçalanma noktasına doğru sürüklüyor ve toplumu bir bütün olarak sağa çekiyor.

Sadece işgal edilmiş Ukrayna’dan değil, Taliban gibi faşist köktendincilerden, haksız savaşlardan, açlıktan, yoksulluktan ve büyük iklim krizinden kaçan 71 milyon insan yerlerinden ediliyor, göçe maruz bırakılıyor ve bu rakam yalnızca birkaç sene içerisinde 160 milyonu bulabilir.

Bütün dünyada kadınlar baskı ve sömürüye maruz kalıyor, sokak ortasında katlediliyor, devamlı olarak cinsel istismara ve tecavüzlere uğruyor, özellikle de üçüncü dünya ülkelerinde küresel emperyalizmin “endüstrileşmiş” cinsel sömürüsüne tabi tutuluyor. LGBTİQ+ bireyler patriarkal sistem tarafından toplum dışına atılıyor, şeytan gibi gösteriliyor, suçlanıyor, hedef gösterilip katlediliyor. Toplumda köktenci ve dinci faşist akımların ilerlemesi ve hakim olmasıyla birlikte, bu sömürü ve baskının “orta çağ” biçimleri de dahil olmak üzere kadınlar ve LGBTİQ+ bireylere yönelik baskı ve sömürü acımasızca katlanarak ilerliyor. Bununla beraber dünyamız çok büyük bir çevresel yıkımla da yüz yüze. İklim değişikliği ve küresel ısınma, ekolojik vahşetin yalnızca günden güne görünen yüzüdür ve eğer işler bu şekilde devam ederse, insanlık için ve doğanın parçası olan birçok canlı türü için varoluşsal bir eşiğe doğru hızla gelmiş olacağız.” [30]

Yaşadığımız dünya kapitalizm-emperyalizmdir ve iktidarda kim olursa olsun bu sistemin işleyebilmesinin tek yolu budur. Bu sistem altında işler sadece daha kötüye gidebilir.

AKP’nin temsil ettiği rejim sözcülerinin -ve başka ölçülerde “muhalif” kliklerin- “Çin ile yarıştan” bahsettiklerini duyarsınız. Çünkü onlar kapitalist-emperyalist sistemin ve onun dinamiğinin bir parçasıdırlar. “Yarış” diye ortaya koydukları şey yüksek sömürü ve bu sömürüyü gerçekleştirebilmek için baskıdan başka bir şey değildir. Türkiye’yi bir tedarik zinciri ülkesine dönüştüren ve bunu büyütmek isteyen iktidar şimdilerde kendi ekonomik krizini de rasyonalize etmek için, kurun yükselişini ve TL’nin değer kaybedişini yeni yatırımcılar için “cazip koşullar oluşuyor” diye açıklıyorlar.

Peki nedir bu tedarik zincirleri? “Tedarik zincirleri, üretim birimlerini (fabrikalar, madenler ve çiftlikler vb.), nakliyeyi (gemiler, trenler ve kamyonlar vb.) ve depolar ve dağıtımı (mağazalar ve Amazon gibi online distribütörler) birbirine bağlar… Tedarik zincirleri, ürünlerin üretilmesini ve pazarlanmasını mümkün kılan, yalnızca teknik olarak verimli iş yürütme araçları değildir. Tedarik zincirleri, temelde küresel Güney’in ezilen uluslarındaki halkların hayatta kalmalarına yetmeyen ücretler ve korkunç çalışma koşulları ile acımasız süper sömürüsüne dayanan sömürü ağlarıdır.” [31]

Şimdilerde bu “yarış” için sömürü ve baskı koşullarının gerekli temelini hazırlayan egemenler, diğer yandan ise toplumun en dip kesimlerinde bulunan “gölgelerde” yaşayamaya maruz bırakılan ve her gün şovenist ırkçı ve faşist saldırıların hedefi olan ve hakim sınıf klikleri tarafından birbirlerini “yıpratmak” için de başvurulan göçmenleri, ucuz ve “kullanışlı” “sömürü nesnesi” olarak görmektedir. Şayet tarımda 700 bin göçmen çocuk günlük 11-14 saati bulan koşullarda çalışmazlarsa, “daha ucuza mal” üretmek ve “ülke refahına” katkıda bulunmak mümkün olmayacaktır.

Rejim’in “İstanbul Sözleşmesini” bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle iptal ettiği zaman -ki Erdoğan’ın bunu yapması anayasal suçtur ve bunu bilerek yapmıştır- köktendincilerden, kadın örgütlerine ve onların temsilcilerine karşı aşağılayıcı sözleri duymuştuk. Rejim bununla da sınırlı kalmadı. Bugün toplumsal bir öfke olarak büyüyen kadın örgütlerine karşı “kanuna ve ahlaka aykırı faaliyet yürütmek” suçlaması ile fesih davası açtı. Kadının sadece temel haklarının sınırlanması değil, aynı zamanda “ahlaklı olması” -bu İslam Anayasası’nın dayattığı bir ahlaktır- da rejimin sürekli olarak gündemindedir ve bu gerici atmosfer, kadınların katledilmesi başta olmak üzere, değersizleştirilmesi, seks objesi olarak görülerek taciz ve tecavüze uğramasının temelini güçlendirmekte dinamiğini hızlandırmaktadır.

Ermeni Soykırımı’nı gerçekleştirmiş ve bu soykırımı sistematik olarak inkar etmiş bu ülkenin hakim sınıfları, onların “inkar anatomisi”, genel anlamıyla tarihsel olarak büyük felakete uğramış Ermeni halkına karşı bir sindirme politikası olarak devam ederken, Türkiye’de yaşamaya devam eden azınlıklaştırılmış Ermeniler için tehdit, baskı, asimilasyon ve yeri geldiğinde katletme -Hrant Dink örneğinde olduğu gibi- devam edegelmiştir. Bununla atbaşı giden ve temeli bu ülkenin hakim sınıflarının ırkçı, şoven Türkçülük anlayışının, içinden geçtiğimiz son yarım yüzyılda Ermeni ya da diğer azınlıklara yönelik baskının otomatik olarak Kürtlere de yönlendirilmesidir. Ermeni ulusu her hedef alındığında Türkçü şovenizm güçlendirilmiş ve Kürtler de hedef alınmıştır. Kürt sorunu bu sistemin akut ve çözülemez bir sorunudur ve ancak ve ancak gerçek bir devrimle çözülebilir.

Türk hâkim sınıflarının -ister Kemalist isterse “İslamcı” unsurları olsun- temel ortak yanları, her iki hakim sınıf kliğin de şovenist olmasıdır. Hakim sınıf kliklerinin başka bir ortak noktaları ise, kendi aralarındaki mücadelede ezilen Kürt ulusunu birbirlerine karşı kullanacakları bir tür “rezerv” olarak gördükleri gibi -Kürtlerin sözde demokratik haklarını tanıyacakları yalanları altında- Kürtlerin olası bir “ayrı devlet kurma” taleplerine karşı ise güçlü bir “birliktelik” oluşturmalarıdır. Anlaşılması gereken husus hakim sınıfların kavga ettikleri ve “daha iyi bir modeli” için kıyasıya mücadele ettikleri bu sistem Harbiye Marşı’nda söylendiği gibi “kanla ve irfanla” kurulmuştur. Fakat asla unutulmaması gereken nokta, bu kanın önemli kısmının Kürt ulusunun kanı olduğudur! Yani Kürtlerin katliamlardan geçirilmeleri ve gadre uğratılmaları sonucunda dökülen kan!” [32]

İslamcıların ideolojik cephaneliğinde bulunan “fıtrat” her doğa katliamı sonrasında gündeme gelmektedir. Doğanın dünya çapındaki talanı, TC’nin “diğer ülkeleri yakalamak için kalkınma” -ki AKP’nin isminin kalkınma olması bu boyutuyla anlamlıdır- uğruna doğanın, üzerinde yaşayan canlı türlerinin ve bunun parçası olan insanlığı geri dönülmez bir felakete doğru sürüklemektedir. Rejim bu felaket yolunun tek sorumlusu değildir. Sorunun kökeni kapitalist-emperyalizmin, onun üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin günbegün işlemesi, kapitalist “girişimcilerin” hayatta kalabilmek için birbiriyle ölesiye rekabette olması, bu sürece mührünü vuran kapitalistler arası örgütlenmenin anarşik/düzenlenemez olması ve tüm bunları yaparken doğanın bir “çıktı” olarak ele alınmamasıdır. “Sürdürülebilir” ve “yeşil enerji” politikaları esasta kapitalistler birbirleriyle olan ölümcül rekabette “öne geçmek” ve “diğerlerini yakalamak” -örneğin yeni-Osmanlı olmak- için bir rekabet ve üstünlük politikası olarak devreye girer. Bu rejimin ve onun “muhaliflerinin”, doğa konusundaki “hassasiyetleri” Avrupa’nın başından defetmeye çalıştığı plastik çöplüğünün 1/3’nü satın almasıyla görülebilir. Bu fotoğrafın önemli bir parçası olan Ekrem İmamoğlu sözde “sürdürülebilir” enerji için, plastik yapımını gerçekleştiren Avrupa’nın en büyük plastik çöp “atık yakma” tesisini oluşturarak, hava kirliliğinde kritik bir faktör olan karbon salınımının en rezilini gerçekleştirmektedir. Bob Avakian’ın da söylediği üzere;

“Gerçek şu ki, yenilenebilir enerji kaynakları mevcut olmasına rağmen bu sistemde fiyatları pahalıdır ve ekonomiyi fosil yakıtlara dayandırmak kadar karlı değildir, bu nedenle “sürdürülebilir” değildir; özünde “yeşile dönerken zengin ol” yaklaşımının -yol gösterici ve belirleyici ilkesinin “zenginleşmek” olduğu (“Yeşil Yeni Anlaşma” gibi planlar da buna dahildir)- gerçekten yenilenebilir enerjiye dayalı bir ekonomiye dönüşmek için gerekli olacak devasa yatırımların (trilyonlarca doların) ne ekonomik temeli ne de “politik sermayesi” vardır.” [33]

İnsanlığı derinden etkileyen, varoluşsal kriz de dahil olmak üzere felaketlerden başka felaketlere sürükleyen bu sistem altında insanlık için bir gelecek ya da yaşamaya değer bir gelecek yoktur. Gerçek bir devrime ihtiyacımız var, daha azına değil. Bu yalın ama temel bir hakikattir.

“Bu dünyaya şu an olduğu haliyle katlanamayan… bu kadar fazla kişinin insan yerine konulmamasından artık usanan… “Herkes için özgürlük ve adalet” iddiasının acımasız bir yalan olduğunu bilen… iktidardaki insanların (veya iktidara gelmeye çalışan kesimlerin) yanlış vaatlerine ve tatlı sözlerine rağmen adaletsizliğin ve eşitsizliğin sürüp gitmesine haklı olarak öfkelenen… işlerin nereye gittiği noktasında ve şu anda genç olmanın iyi bir geleceğin ya da herhangi bir geleceğin olmaması anlamına geldiği gerçeğiyle acı çeken… çok daha iyi bir şey hayal eden ya da bunun mümkün olup olmadığını merak eden… baskı, sömürü, yoksulluk ve çevrenin tahrip edilmesinin olmayacağı bir dünya için haykıran… gerçekten uğruna savaşmaya değecek bir şey için mücadele etmeye cesaret eden herkes bu devrimin bir parçası olmalıdır!” [34]

Fakat insanlar sabah kalkıp “bugün devrim yapmak için kendimi iyi hissediyorum” demeyeceklerdir. Bu topluma hakim olanlar, toplumdaki düşünüş biçimlerine, davranışlarına ve kültürlerine de hakim olurlar ve sistemin sürekli olarak işleyiş biçimi ve dinamiği insanları bu sistem içerisinde “yol” aramaya sevk eder. Beri yandan ise insanlar bu sistem tarafından ezilir, baskı altına uğrar ve muazzam derecede sömürüye maruz kalırlar. İnsanların öfkeleri vardır. Bu sisteme öfke duymaları iyidir. Daha iyi olan ise öfkelerini doğru, bilimsel bir yöntem ve yaklaşımlar, yaşadıkları acıların kökünden halledecek olan bir devrim temelinde hareket etmeleridir.

Mao “kitleler, yalnızca kitleler tarihin gerçek yaratıcılarıdır” demişti. Bob Avakian’ın Atılımlar [Breakthroughs] çalışmasında söylediği husus ise bu temel gerçekliğe bilimsel bir oryantasyon vermektedir;

“Devrimin, temel ve nihai anlamda kitleler tarafından yapıldığının doğru anlaşılması ve uygulanması çok önemli bir ilkedir. Bu ilke, kitlelere ve onların kendiliğindenliğine kuyrukçuluk yapma reçetesi değildir ve bu şekilde de ele alınmamalıdır. Onlar, bu devrimi yapması gerekenlerdir, devrimin her aşamasında önemli atılımlar yapmak ve ilerlemek için karşılaşılan çelişkileri mücadele doğrultusunda ele alarak dönüştürecek ve sürece katkı sunacak olanlardır. Bu çok önemli bir ilkedir ve bu ilke, kitle kuyrukçuluğu şeklinde düşünülüp tanımlanmamalıdır.”

İnsanların bu rejime ve onun sistemine karşı ayaklanması, başkaldırması, bir başkaldırı kültürünün yayılması, sistemin tüm “birleştirici” düşünce formlarının tartışılmaya açılması devrim için elverişli bir koşulları yaratacaktır. İnsanların iktidara karşı mücadele yürütmesi önemlidir. Daha kritik önemde olan ise, bu mücadeleyi gerçek bir devrim hedefi ve amacıyla yapmalarıdır.

İnsanlarla mümkün mertebede ve her yerde birleşebilmek, güçlü bir birlik atmosferinin yaratılması önemlidir. Bu birlik ne pahasına olursa olsun değil, “İktidara karşı savaş ve halkı dönüştür” temelinde yapılmalıdır. “Zenginleştirilmiş Ne Yapmacılık” olarak ifade ettiğimiz şey, bir bilim olarak komünizm, komünizmin düşünce yapısı, maddi gerçekliği ele alma ve bunu sınıfsız bir toplum yolunda değiştirme mücadelesi bilinci, bu toplumda devrimden başka çıkarı olmayan ve çıkarları çaresizce devrimde olan insanlara, güçlü bir biçimde götürülmesi gereklidir. Bu mesele Lenin’in “zihinleri hazırla, güçleri örgütle” perspektifiyle ilişkilidir.

Şimdilerde “Cumhur” ve “Millet” ittifakı temelinde ortaya çıkan kutuplaşma, devrim açısından oldukça negatiftir ve bu sürecin devrim temelinde yeninden kutuplaştırılması gerekir. Bunun için kilit bir nokta “devrimin mümkünlüğünün” toplumun her yanına yayılması ve popülarize edilmesidir. Salt bir “Erdoğan’dan hesap soracağız!” şeklinde değil, bunun bilimsel bir temelde, artan oradan insanın devrime kazanılması ve bir devrim hareketinin inşası temelinde gerçekleştirilmesi elzemdir. Bu devrim hareketi “üç hazırlıkta” ifadesini bulunan “sahayı hazırla, kitleleri hazırla, öncüyü hazırla” formülasyonuyla gerçekleştirilmelidir. Bu “üç hazırlıkta” her bir hazırlığın kendi aralarında güçlü bağları olduğu gibi kendi içlerinde de ayrıca önemli olduğu bilinmelidir.

Böylesi bir devrim hareketinin inşası, onun önderliğinin oluşturulması, gelişip serpilmesi, gerçek bir devrimin haritaya koyulma şansı devrimin bilimini, bir bilim olarak komünizmi, daha doğrusu Bob Avakian’ın mimarı olduğu ve hali hazırda ilerletip önderlik ettiği Yeni Komünizmi temel almak durumundadır. Eğer yeni komünizm temel alınmaz, bu rehberlikten öğrenilmez, son tahlilde dünyayı değiştirmek için bu temelde yola çıkılmaz ve mücadele edilmezse sonuç tamamen hüsran olacaktır. Bu durumda dünyadaki ezilen halk kitleleri gereksiz acıları ve sayısız yenisini yaşamaya devam edecek, sürekli olarak dehşet üzerine dehşet üreten bu sistemin altında umutsuzca “hayatlarını” sürdürecekler veya “hayatları” ellerinden alınarak felaket sonuçlar yaşayacaklardır.

Oysa ki bunları yaşamaya ne mecbur ne de zorunluyuz! Şayet insanlar Bob Avakian’ın yakıcı önderliğini ve mimarı olduğu yeni komünizmin kritik önemini daha derinden anlar ve içinde yaşadığımız koşulları dönüştürmek için bir devrim hareketi inşasının hem parçası hem de önderi olabilirlerse, bu durumda dünyanın yaşadığı delilikten bir çıkış yolu çıkabilir ve gerçek bilimsel bir umut doğabilir. 

Dünyanın son derece olumlu, özgürleştirici bir şekilde değiştiğini gerçekten görmek isteyen herkes ve bunun gerçekten mümkün olup olmadığını düşünen veya olmasını isteyen herkesin burada konuşulanlarla ve yeni komünizmin bilimsel devrimci yönelimi, yöntemi ve yaklaşımıyla ciddi olarak ilgilenmesi gerekiyor. Hedefi her yerdeki tüm ezilen halkların ve nihayetinde tüm insanlığın kurtuluşundan, bu sistemin dehşetinden ve insanların sömürüldüğü, ezildiği, aşağılandığı ve insandan aşağı muamele gördüğü her türlü yoldan kurtulmaktan başka bir şey olmayan bu devrim için örgütlü güçlerin bir parçası olmak ve bu güçlerin inşası için yorulmadan çalışmak gerekiyor.” [35]


Dipnotlar:

[1] Küresel İklim Krizi, Çevresel Yıkım, Türkiye ve Gerçek Devrimci Çözüm, Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/iklim-krizi.pdf

[2] Gezegenimizim Yağmalanması, Çevre Krizi ve Gerçek Devrimci Çözüm, https://yenikomunizm.com/gezegenimizim-yagmalanmasi-cevre-krizi-ve-gercek-devrimci-cozum/

[3] Gezegenimizim Yağmalanması, Çevre Krizi ve Gerçek Devrimci Çözüm, https://yenikomunizm.com/gezegenimizim-yagmalanmasi-cevre-krizi-ve-gercek-devrimci-cozum/

[4] KADINLARIN ve LGBTİQ+ BİREYLERİN GERÇEK KURTULUŞU Üzerine, Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/kadinlarin-lgtbiq-kurtulusu.pdf

[5] Kürtaj Nedir ve Kadınlar Neden Seçme Hakkına Sahip Olmalıdır? Yaşam Her Zaman Korunamaz ve Korunmamalıdır, https://yenikomunizm.com/kurtaj-nedir-ve-kadinlar-neden-secme-hakkina-sahip-olmalidir-yasam-her-zaman-korunamaz-ve-korunmamalidir/

[6] Yüksek Mahkeme Kürtaj Hakkına Son Vermeye Çalışıyor: “Sokaklara Çıkılmalı” ve Bunun Kaybedilmesine İzin Verilmemeli, Bob Avakian, https://yenikomunizm.com/yuksek-mahkeme-kurtaj-hakkina-son-vermeye-calisiyor-sokaklara-cikmak-ve-bunun-kaybedilmesine-izin-vermemek/

[7] Cinsel Sömürünün “Endüstrileşmesi”, Emperyalist Küreselleşme ve Cehenneme İniş, Raymond Lotta, https://yenikomunizm.com/cinsel-somurunun-endustrilesmesi-emperyalist-kuresellesme-ve-cehenneme-inis/

[8] Bob Avakian ile Röportaj, https://yenikomunizm.com/bob-avakian-ile-roportaj/

[9] 1970’lerden Bugüne ABD’de Asalaklık ve Sınıfsal-Toplumsal Yeniden Düzenleme, Raymond Lotta, https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2021/06/1970lerden-Bugu%CC%88ne-ABDde-Asalaklik-ve-Sinifsal-Toplumsal-Yeniden-Du%CC%88zenleme.pdf

[10] Ekonomi Politik Üzerine Notlar, https://yenikomunizm.com/wpcontent/uploads/2021/06/ekonomipolitikuzerine.pdf

[11] Yoksulluğun Ağırlaşması, Rejimin MGK Kararları ve Gerçek Çözüm Üzerine, https://yenikomunizm.com/yoksullugun-agirlasmasi-rejimin-mgk-kararlari-ve-gercek-cozum-uzerine/

[12] Faşizmin Doğası, Temelleri ve Gelişimi Üzerine Tartışma Notları, Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu, https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/fasizmin-dogasi.pdf

[13] İslamcı Türkçü Faşist Rejimin Kökenleri, Gelişimi ve Niteliği Üzerine, Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu

https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/rejimin-kokenleri.pdf

[14] Ulusal Sorun, Kürt Ulusunun Ezilmesi ve Gerçek Kurtuluş Üzerine Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu, https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/ulusal-sorun.pdf

[15] Aklı Özgürleştirmek ve Dünyayı Kökten Değiştirmek İçin: Tüm Tanrılardan Kurtulun!, Bob Avakian

[16] Bob Avakian’ın “Başka Bir Yolu Öne Sürmek” Eserinden Alıntılar, https://yenikomunizm.com/bob-avakianin-baska-bir-yolu-one-surmek-eserinden-alintilar/

[17] Türkiye: Çelişkiler Patlama Noktasına Ulaştı, İshak Baran, https://yenikomunizm.com/turkiye-celiskiler-patlama-noktasina-ulasti/

[18] İslamcı Türkçü Faşist Rejimin Kökenleri, Gelişimi ve Niteliği Üzerine, Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu, https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/rejimin-kokenleri.pdf

[19] “Millet İttifakı” İllüzyonundan Çıkış Sadece Gerçek Bir Devrimle Mümkündür, https://yenikomunizm.com/millet-ittifaki-illuzyonundan-cikis-sadece-gercek-bir-devrimle-mumkundur/

[20] Canan Kaftancıoğlu’na Verilen Hapis Cezası Üzerine, https://yenikomunizm.com/canan-kaftanciogluna-verilen-hapis-cezasi/

[21] https://medyascope.tv/2022/06/01/erdoganin-10-sorusuna-cevap-veren-kilicdaroglundan-10-karsi-soru/

[22] Ulusal Sorun, Kürt Ulusunun Ezilmesi ve Gerçek Kurtuluş Üzerine Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu, https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/ulusal-sorun.pdf

[23] https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/asli-aydintasbas/chp-chp-ye-karsi-1238871

[24] “Millet İttifakı” İllüzyonundan Çıkış Sadece Gerçek Bir Devrimle Mümkündür  https://yenikomunizm.com/millet-ittifaki-illuzyonundan-cikis-sadece-gercek-bir-devrimle-mumkundur/

[25] Felaket Bir Şey Ya da Gerçekten Özgürleştirici Bir Şey: Derin Kriz, Derinleşen Bölünmeler, Yaklaşan İç Savaş Olasılığı – Ve Acilen İhtiyaç Duyulan Devrim, https://yenikomunizm.com/felaket-bir-sey-ya-da-gercekten-ozgurlestirici-bir-sey-derin-kriz-derinlesen-bolunmeler-yaklasan-ic-savas-olasiligi-ve-acilen-ihtiyac-duyulan-devrim/

[26] “Millet İttifakı” İllüzyonundan Çıkış Sadece Gerçek Bir Devrimle Mümkündür, https://yenikomunizm.com/millet-ittifaki-illuzyonundan-cikis-sadece-gercek-bir-devrimle-mumkundur/#_edn3

[27] Önümüzdeki Dönem İçin Gereken Stratejik Yönelime Dair Bazı Notlar, https://yenikomunizm.com/onumuzdeki-donem-icin-gereken-stratejik-yonelime-dair-bazi-notlar/

[28] Seçimlerin Doğası, Görevi ve Sınırlılıkları Hakkında Bob Avakian’dan Seçkiler II, https://yenikomunizm.com/secimlerin-dogasi-gorevi-ve-sinirliliklari-hakkinda-bob-avakiandan-seckiler-2/

[29] Canan Kaftancıoğlu’na Verilen Hapis Cezası Üzerine, https://yenikomunizm.com/canan-kaftanciogluna-verilen-hapis-cezasi/

[30] Yeni Komünizm Kolektifi Devrimci Enternasyonalist 1 Mayıs Çağrı Metni, https://yenikomunizm.com/yeni-komunizm-kolektifi-devrimci-enternasyonalist-1-mayis-cagri-metni/

[31] Tedarik Zinciri Kesintileri ve Kapitalizm-Emperyalizmin Deliliği, https://yenikomunizm.com/tedarik-zinciri-kesintileri-ve-kapitalizm-emperyalizmin-deliligi/

[32] Ulusal Sorun, Kürt Ulusunun Ezilmesi ve Gerçek Kurtuluş Üzerine Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu, https://yenikomunizm.com/wp-content/uploads/2022/02/ulusal-sorun.pdf

[33] Bob Avakian ile Röportaj, https://yenikomunizm.com/bob-avakian-ile-roportaj/

[34] Gerçek Bir Devrim İçin Şimdi Örgütlenmeye Yönelik Bir Deklarasyon, Bir Çağrı, https://yenikomunizm.com/gercek-bir-devrim-icin-simdi-orgutlenmeye-yonelik-bir-deklarasyon-bir-cagri/

[35] Felaket Bir Şey Ya da Gerçekten Özgürleştirici Bir Şey: Derin Kriz, Derinleşen Bölünmeler, Yaklaşan İç Savaş Olasılığı – Ve Acilen İhtiyaç Duyulan Devrim, Bob Avakian, https://yenikomunizm.com/felaket-bir-sey-ya-da-gercekten-ozgurlestirici-bir-sey-derin-kriz-derinlesen-bolunmeler-yaklasan-ic-savas-olasiligi-ve-acilen-ihtiyac-duyulan-devrim/


 

Türkiye-Kuzey Kürdistan Coğrafyasında Gerçek Bir Devrim İçin…

Aşağıdaki temel belgeler Bob Avakian’ın devrimci önderliğinin ve geliştirmiş olduğu yeni komünizmin takipçileri olan Yeni Komünizm Kolektifi Çalışma Grubu tarafından hazırlanmış ve kamuoyu ile paylaşılmıştır. Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında kapitalizm-emperyalizm sisteminden kökten bir kopuş gerçekleştirecek, her tür sömürü ve baskı ilişkisini komünizm yolunda köklerinden sökerek ortadan kaldıracak ve tüm dünyada komünizme ulaşılması için aktif bir üs bölgesi olarak faaliyet yürütecek sosyalist bir iktidarın kurulması için gerçek bir devrim stratejisinin ve bu fay hatlarının bilimsel şekilde tanınması kritik önemdedir. Ezilen ulusların, kadınların ve LGBTİQ+ bireylerin, göçmenler ve mültecilerin, çevrenin ve ekosistemlerin gerçek kurtuluşu mümkündür ve zorunludur.

Bu belgeler, devrimin önünde engel olan rejimin niteliğinin ve işleyiş biçiminin doğru şekilde temellendirilmesi ve bütün bunlardan kurtulmak için gerekli olan yöntem ve yaklaşıma dair çok önemli bir zemin sunmaktadır. Bu belgeleri okuyun, çevrenizle paylaşın ve gerçek bir devrim hareketini yeni komünizmin rehberliğinde birlikte inşa etmek için bizlerle şimdi iletişime geçin!
Yeni Komünizm Kolektifi

 

  
 

Follow us

Don't be shy, get in touch. We love meeting interesting people and making new friends.