14 Nisan günü Maraş ve Urfa’da okul saldırıları gerçekleşti. Maraş’ta 5 otomatik tüfekle içeri giren 14 yaşındaki çocuk sıra arkadaşlarını ve öğretmenlerini hedef aldı 10 kişi ölürken Urfa, Siverek’te yaşanan saldırıda 16 kişi yaralandı, fail intihar etti. Yaşanan bu katliam niteliğindeki olaylar zinciri binlerce onbinlerce insanın hayatını etkiliyor: Sayısız eğitim emekçisi okula giderken hayatının tehlikede olabileceğini bilerek tetikte durmak zorunda kalıyor, sadece bu olayı birebir yaşayarak travmatize olan çocuklar, hayatını henüz yaşayamadan yitip giden çocuklar değil yüzbinlerce öğrenci için hayat artık aynı hayat değil. İnsan hayatı değerlidir ve insanların bir hiç uğruna ölmeleri çok acı verici bir durumdur. Devrimci komünistler olarak bizlerin bir taraftan bu acılara mekanik yaklaşmaması gerekir ancak bir taraftan da bunları analiz edip hangi toplumsal bağlam içerisinde gerçekleştiklerini tespit edip böylesi gereksiz acıların olmadığı bir toplum perspektifini halk kitlelerine gösterebilmemiz gerekir.
Yaşanan her toplumsal olayda olduğu gibi insanlar fenomenlere belirli bir yöntem ve yaklaşımla, içerisinde bulundukları toplumsal bağlam ve sınıflarına tekabül eden düşünce biçimleriyle tepki verirler. Okul saldırıları bir yandan içerisinde yaşadığımız kapitalist-emperyalizmin bir hayli küreselleşmiş dinamikleriyle beraber küreselleşme dinamiği taşır bir yandan da yerel çelişkileri içerisinde barındırır. Böylesi olaylar bir taraftan çok katmanlı olaylardır ancak genelde hakim düşünce “münferitleştirme”, “patolojikleştirme” ve “bireyselleştirme” üzerine şekillenir. Münferitleştirerek bunun bir bütünün parçası olmadığı izole bir olay olduğu söylenir aslında genel işleyişte bir sorun yoktur, toplumun örgütlenmesinde, emeğin örgütlenmesinde bir sorun yoktur ancak bu yaşananlar birer sapmaymış gibi anlatılır. Patolojikleştirme ise faili içerisinde bulunduğu toplumsal bağlamda çıkartarak eylemlerini bireyin ruh haline indirger. Fail “bunalımdadır”, “öfkelidir”, “cinnet halindedir” ve sıklıkla da toplum tarafından bir hayli stigmatize edilen bir mental örgütlenmeye sahiptir. Bireyselleştirme ise sorunu bireyde arar; “diğerlerinin yapmadığını yapan birey” burada tekilleşerek sorunun kendisi haline gelir böylelikle de ortada aslında bir sorunsal kalmamış olur.
Sorunlara Nasıl Bir Yöntem ve Yaklaşımla Bakmalı?
Devrimci komünistler şeyleri içerisinde bulundukları toplumsal bağlam üzerinden sürekli çelişkilerini ortaya koyarak okurlar. Örneğin kendinden bir “şiddet” yoktur. Ezilenlerin özsavunması ve meşru şiddeti, ezenlerin şiddet tekeliyle bir ve aynı değildir. Aynı şekilde yaşam ve ölüm gibi şeylerde kendinden şeyler değillerdir. Bulundukları bağlam içerisinde anlam kazanırlar.
Gerçekleşen olaylar üzerinden anaakım medya da ve sosyal medya da özellikle Maraş çocuk faili olmak üzere her iki saldırgan için de temelde bu bahsettiğimiz refleksler harekete geçti. Çocukların ruhsal bunalımda olduğu (patolojikleştirme), olayların tekil vakalar olduğu (münferitleştirme) ve Urfa’daki failin intikam motivasyonu, Maraş failinin ise yalnızlığının bir dışavurumu olduğu (bireyselleştirme) söylendi. Faşist rejim bilindik reflekslerini gösterdi ve önlem olarak okulları karakola çevirme projesi başlattı! Her okul önünde tam olarak ne yaptıklarını kendileri de bilmeyen polisler dolaşmaya başladı. Rejimin ve tarikatların has bakanı Yusuf Tekin her zamanki aymazlığıyla cenazelere giderek öğretmenlere “ayar verdi”. Adalet Bakanlığı rejimi doğrudan ilgilendiren bir konu olmadığından her zamanki hızında saldırıları teşvik eden incel tiplemelerle dolu C31K gibi korkunç grupları açılı davalar olmasına rağmen tam iki yıl sonra olayların akabinde kapattı! Yetmezmiş gibi Eğitim Bakanlığına yürümek isteyen öğretmenlerin önlerine barikatlar çekildi, Yusuf Tekin’i istifaya çağıran, Saraya sorumluluk atfeden sloganlar eylemlerde polis tarafından bastırılmaya çalışıldı. Dün ise liseli bir arkadaşımız gözaltına alındı.
Bizler, bu yaşanan olayların tekil adli vakalar gibi ele alınamayacağını bunların belirli bir toplumsal bağlam içerisinde gerçekleşen sisteme dair sorunların dışavurumu olduğunu biliyoruz. Yaşanan saldırıları şiddet kültürünün hegemonik hale geldiği bir kültürel mantığa dönüştüğü toplumsallıktan, rejimin sürekli olarak düşman ve şiddete uğraması makul ve makbul ötekiler ürettiği toplumsallıktan çıkartmak şiddeti salt bir hukuk meselesi olarak ele almak anlamına gelir. Ancak gelinen noktada şiddet toplumsal çürümenin ve ideolojik aygıtların birer mantığı haline gelmiştir. Devamlı düşman üreten düşünüş biçimleri kişinin ötekiler olarak konumladıkları üzerinden belki ilk etapta direkt fiile dönüştürmese bile şiddeti söylemsel olarak rahatlıkla düşünülebilir hale getirir. Maraştaki çocuk failin dijital mecrada profil resminin ABD’de Uvalde Okul Saldırısını gerçekleştiren bir incel olması, babasının emekli bir polis olması, saldırıdan birkaç gün önce babası tarafından atış poligonuna götürülmesi, içerisinde bulunduğu dijital gruplar; bunların her biri uzun süreler boyunca devrede olan bir şiddet öznesinin yaratımıdır. Toplumun normlarından uzakta olan bireyler toplumun dışına itilir, izole edilir, damgalanır ve utanç duymaları istenir. Belirginleşen şiddet kültürü, utanç, izolasyon ve yalnızlık patlamanın fitili gibidir.
Eğitim ve Okullara Dair
Burjuvazinin kanatları altında zaten ideolojize olan eğitim sistemleri faşist rejimlerle birlikte daha da ideolojize edilir, amaç daha gür ve açık bir sesle söylenir: “Kindar ve dindar bir nesil yetiştirmek” veya “değerlerine bağlı” bir neslin arzusu açık bir şekilde dışavurulur. Buradaki kin olabildiğince negatif bir kindir: Öfke burada ezenlere yönelmez, yeni bir dünya tasavvurunun dışında; akranlara, ötekilere yönelir ve hatta Maraş’taki gibi daha uç örneklerde kategorisizleşir. Okullar ve eğitim sistemleri salt birer ders öğrenim merkezinin çok ötesinde yönetici sınıfın dünya tasavvurunda çocukları, gençleri şekillendirmesi, neyi isteyip neyi istememelerini, neyi arzulayıp neyi arzulamamalarını, akranlarını rakip olarak görmelerini ve düşmanlarının kimler olduğunu öğreten talim ve terbiye rejimleridirler. Ancak çelişkinin bir tarafı da bu sistemin devamlı olarak özelleşmesidir. Eğitim emekçilerini asgari ücretin altında çalıştıran, öğrencileri reklam yüzü ve sermaye girdisi olarak değerlendiren bir zemin yaygınlaşır ve doğal olarak toplumsal çürümenin bir boyutunu oluşturur.
Başka Bir Dünya Mümkün
İnsanların çocukluktan itibaren birbirleriyle rekabet etmek zorunda kalmadıkları, norm dışı zihinsel örgütlenmelerin izolasyona maruz kalmadıkları, çocukların özgür ve rahatça kendilerini ifade edebilmelerinin önünün açıldığı; kriz yönetim sistemlerine ve herkesin sağlık hakkına tam erişim sağlayabildiği bir sistem mümkün.
İçerisinde bulunduğumuz sistemden radikal olarak farklı olan bir dünyayı kurmanın maddi zeminine sahibiz. Ancak bunun için gerçek bir devrime ihtiyacımız var. Bir yandan bu gerçek devrimi muzaffer kılabilecek bir devrim hareketinin inşasına çalışmalı bir yandan ise karşı kültürün inşasına şimdiden başlamalıyız. Kini ve öfkeyi düşmana karşı örgütlemeli bunun halk arasındaki çelişkilere sirayet etmesinin önüne geçmeli; aşağılamanın, dalga geçmenin, hor görmenin olmadığı kültürü örgütlemeliyiz.