CHP’ye Mutlak Butlan, Egemenlerin Kızışan Kavgası ve Karşı Karşıya Kaldığımız Büyük Meydan Okuma

21 Mayıs itibariyle, CHP’ye tedbirli mutlak butlan kararı verildi. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin “seçimler” tarihinde bir ilk. İlk defa “yargı” eliyle bir partinin olağan üstü kurultayı “hukuksuz” değerlendirilip, tüm idare eski yönetime bırakıldı. Üstelik “kurultayın yenilenmesi” yerine “tedbir” yoluyla eski yönetim iş başına getirildi.

Rejimin kritik Selahattin Demirtaş gibi önemli davalarında yer almış, ardından İmamoğlu’nun davasını birinci derecede orkestra ettikten sonra “Adalet” bakanlığına getirilen Akın Gürlek, kararı “hukukun üstünlüğü” olarak açıkladı. Erdoğan ise başından beri aynı tavrı takınmış, “yolsuzluk odağı” olarak gösterdiği CHP’ye “hukuksal” müdahalenin yapıldığını söylemiştir.

Tüm bu olup bitenlerin kökeni, rejimin kendi iktidarını sürdürebilmek için sınırı nereye kadar zorlayabileceğine ve “muhalif” olan CHP’nin neyi ne kadar kabul edebileceğinde yatmaktadır. Erdoğan 2023 seçimlerini kazanmış ama “zaferi” çok büyük bir fark yaratmamıştı. Son 3 yıldır rejimin küresel olarak karşılaştığı zorluklar, kendi iç çatışmaları, ülkenin 2018’den beri derinleşerek ilerleyen ekonomik krizi, kendi tabanının erimesine ve olası bir parçalanmaya yönelik zayıflamaya iteklemekte. Erdoğan hala belirli bir “tutkal” rolü oynuyor olsa bile, AKP’nin sürekli olarak oy kaybetmesi ve yükselen İmamoğlu popülaritesi, hakim sınıflar arasındaki çelişkileri daha da derinleştirmiş ve mücadele biçimini “seçim” yerine “hukuk” eliyle de sürdürme noktasına sürüklemiştir.

İttifak ortağı Bahçeli’nin tüm “CHP’nin iç işlerine karışılmamalı” uyarılarına rağmen Erdoğan, CHP’nin içindeki gerilim ve ayrışımları da kullanarak “mutlak butlan kararı” verilmesini emretti. Bahçeli bu durumu tehlikeli gördüğünü çünkü hem CHP kitlesinin “seçim” ve “hukuk” yoluna olan güvenlerinin hem de geniş halk kesimlerinin bu sistemin “demokratik normlarına” olan güvensizliğinin yükseldiğini bildiği için, böylesi bir hamlenin sokağı harekete geçirebileceğine ve “Terörsüz Türkiye” sürecine zarar verebileceğine kanaat getirmektedir. Erdoğan’ın bu hamlesi sadece hakim sınıflar arasındaki bağları daha fazla kırılgan hale getirmekle kalmıyor aynı zamanda zaten bu rejimin doğasına ve işleyişine dair  halk kitlelerindeki huzursuzluğu da derinleştiriyor. Böylesi bir hamle on binlerce insanı sokağa itebilir, 19 Mart sürecinde olduğu gibi, rejime yönelik bir öfke selini yeniden doğurabilir.

Faşizme karşı mücadele, gerçek bir devrimin zorunluluğu

Şimdi insanlar CHP’den ne olacağını, Kılıçdaroğlu’nun nasıl tavır takınacağını, yedek Ekim partisinin aktif olup olmayacağını tartışmak yerine, bu ülkenin kurucu partisi, baskıcı ve sömürücü “kurucu değelerin” keskin savunucusu CHP’ye “yargı” yoluyla müdahale eden bu faşist rejimin niteliğini anlamalı, gerçek bir devrimi inşa edebilmek için, faşizme karşı mücadele etmelidirler.

Bob Avakian’ın da daha önce defalarca belirttiği üzere; “Faşizm, burjuva sınıfının (kapitalist-emperyalistlerin) bariz diktatörlüğüdür. Açık bir teröre ve şiddete dayanır. Sivil ve legal hakları ayaklar altına alır, devletin gücünü ve mobilize ettiği organize fanatik çeteleri, kitlelere karşı acımasızca kullanır, bunu yaparken özellikle de “düşman”, “istenmeyen” veya “toplum için tehlike” şeklinde tanımladıklarına saldırır.”

Faşizm saldırılarını gerçekleştirirken kendisini herhangi bir yasa ile sınırlamaz. Yasaları istediği gibi büker ya da yok hükmünde sayar. İslamcı Türkçü faşist rejim, “mutlak butlan” kararıyla bu yüzünü tekrar göstermiştir.

İnsanlar şimdi sokağa çıkıp bu kararı protesto etmekte çok haklıdır. Birincisi rejime öfkeliler çünkü rejim “kendinden olmayan” insanların üzerinde açık bir diktatörlük uygulamakta. İkincisi ise bu karar CHP gibi bir düzen partisi şahsında alınsa bile gayri hukukidir ve rejimin sürdürülebilimesi temelinde alınmıştır.

İnsanların sokaklara inmesi, okulları, iş yerlerini bloke etmesi ve hayatı durdurması bu rejime ilk elden verilecek en önemli cevaptır. Lakin CHP böylesi bir süreci örgütleyecek değil. Çünkü CHP’de, sokaktan, halkın öfkesinden en az AKP kadar korkuyor. Bu öfkenin, CHP’yi de var eden sisteme yönelmesinden korkuyor. O yüzden “YSK’ya başvuracağız” opsiyonu ön plana çıkıyor, halkın öfkesinin faşist kararlara yönelik mobilize olması değil. Bu bizlere CHP’nin temel özelliği, varlık nedenini tekrar gösteriyor. CHP her ne kadar bir AKP olmasa da, AKP ile bu ülkenin yönetim biçimi -rejim- aralarında fark olsa da, bu sistemin -son derecede azgın Türk şovenizmi ve Sünni İslam anlayışı üzerine kurulu baskıcı, sömürücü kapitalist diktatörlük- devamlılığında ortaklardır.

Evet, öfkemizi faşizmin aldığı kararlara karşı yöneltmeliyiz, bu rejimin gayri meşru olduğu düşüncesini toplumun tüm kesimlerine yaymalıyız. Tüm bunları faşizmin bu sistemin grotesk bir biçimi olduğunu ve sistemin temellerinden sökülüp atılması zorunluluğu anlaşıyla gerçekleştirmeliyiz. CHP’nin ideolojik etkisinde olan insanlarla, bu rejime karşı mücadelede yan yana olmalı, CHP’nin, çözümün değil sorunun parçası olduğunu söylemekten geri kalmamalı, insanlığı baskıdan ve sömürüden kurtaracak olan gerçek bir devrim anlayışını popülarize etmeli, yaymalı ve insanların düşünce biçimlerini böylesi bir devrim için dönüştürmeliyiz. Hakim sınıflar arasındaki yarılmalar, bir hakim sınıfın diğer kesime yönelik hamlesi biçiminde kalmamalı, özgür bir dünyanın temellerini oluşturmak için bu çelişkiler üzerinde de çalışarak bu düzen yerle bir edilmelidir.