Rojava’da, HTŞ ile SDG arasında 6 Ocak’ta başlayan çatışmalar, Kürtlerin birçok bölgeden sürülmesi ve onlarcasının hunharca katledilmesinin ardından bir “mutabakatla” geçici bir ateşkese varılmış gibi görünüyor. Bugün Kürtler bir kez daha uluslararası güçlerin — dünya halklarının baş kasabı ABD ve bu kasaplıkta ABD ile yarışan diğer emperyalistler — ve bölgesel gericilerin — İslamcı Türkçü faşizm ile köktenci cihatçı Ahmed el-Şara yönetiminin — anlaşması sonucunda, 2011’de Suriye’de başlayan iç savaş sonrasında kurulan, Kürtlerin öz yönetimine dayanan federatif modelin son bulmasıyla, yalnız bırakılmayı acı bir şekilde deneyimliyor. Rojava Kürtleri, tüm dünyanın gözleri önünde, büyük kırımları yapısında barındıran bir kapana sıkışmış durumda.
Şüphesiz ki bu, Kürtlerin ilk defa kırımlara ve katliamlara terk edilişi değil. Lakin son “Rojava Devrimi” özgülünde bu sürece nasıl gelindiğinin kapsamlı biçimde ele alınışı başka bir makalenin konusu olacaktır. Şimdi, bir soykırımın eşiğinde ortaya çıkan öfkeye, haykırışa ve büyük hayal kırıklığına müdahale edebilmek için bazı oryantasyon noktalarını belirlemekle sınırlı kalacağız.
1. Rojava Kürtleri, Suriye’de başlayan iç savaş sonrasında, özellikle de IŞİD karşıtı mücadelede ön plana çıkarak kendi bulundukları bölgelerde özerklik ilan ettiler. Kürtlerin hem Esad rejimi güçlerine mesafeli oluşu hem de Batı’nın “terörizme karşı savaş” konseptiyle uyumlu olmaları, elverişli bir partner olarak öne çıkmalarına neden oldu. Böylesi bir strateji, ABD’nin ve onun emperyalist ittifaklarının Irak ve Afganistan’daki gibi bire bir mücadele etmeden, kendi çıkarlarına uygun bir “jeopolitik” denge yaratabilmeleri açısından uygundu.
2. IŞİD’e karşı mücadelede Kürtler ve özellikle de Kürt kadınları kahramanca savaştı. IŞİD, Musul ve Suriye’nin önemli bir kısmını ele geçirdikten sonra İslam Devleti ilan etti. Bölgede ve uluslararası alanda siyasal İslamcılar içerisinde oluşturduğu imajla binlerce cihatçı köktenci dinciyi bölgeye çekebildi ve hem ideolojik hem de askerî olarak azgın bir cellatlar ordusu oluşturdu. Bu karanlığa karşı, bölgenin en büyük seküler gücü olan Kürtler, çok az bir güç ve silahla meydan okudular. Özellikle Kobani direnişi, Kürt kadın savaşçıların destansı eylemleriyle sonuç verdi ve tüm dünya kamuoyunda sempatiyle karşılandı.
3. Kürt Hareketi Önderliği; gerek Esad rejimine, gerek İslamcı Türkçü faşizme, gerekse cihatçı çete ordularına karşı mücadele edebilmek için bölgesel güç ayrımlarından faydalanmayı seçti. Kendi halkını korumak için dünya halklarının baş celladı olan ABD emperyalizmiyle ve onun Batılı ortaklarıyla ittifak içerisine girdiler. Kürt Hareketi Önderliği, hem içerisinde bulunduğu acil zorunluluklar hem de siyasi çizgisinin getirdiği dar pragmatik duruş nedeniyle süreç içerisinde emperyalist güçlere daha fazla bağımlı hâle doğru sürüklendi.
4. Esad rejiminin düşmesi ve ardından İdlib’teki cihatçı güçlerin Şam’a yürümesi sonrasında, Suriye’de bir kez daha kartlar yeniden karılmaya başlandı. Beyaz Saray’ın başındaki faşist Trump, direniş ekseninin belinin kırılması ve stratejik ortağı olan İsrail’in “güvenliğinin” sağlanmasının ardından, Ortadoğu’da işleri toparlamak ve Çin’e yönelik stratejisine hız vermek istemekte. Bu yüzden Trump’ın tabiriyle “temiz çocuk” olmayan Şara ile Suriye’de yoluna devam edebilmek, ABD çıkarları açısından daha fazla “kazandırıcı” olacaktır. Bunun çeşitli nedenleri vardır: bir NATO gücü olan Türkiye ile karşı karşıya gelmemek, HTŞ’nin İsrail için sesi tamamen kısılmış bir İslamcı güç olması, İran ve Hamas’la olan keskin çelişkileri ve IŞİD’e karşı mücadelede rol oynayabilme ihtimali.
5. Trump ve diğer emperyalist güçler şimdi SDG’den yeni rejime tamamen entegre olmasını bekliyor. Gazetecilerin sorduğu soruya “Kürtler bizim için çok şey yaptı ama biz de onlara bir sürü para ödedik” diyerek, bir kez daha ezilen halkların kaderinin kendi emperyalist beklentilerine cevap verip vermemeye endeksli olduğunu gösteriyor. Tom Barrack’ın “SDG’nin çıkış amacı büyük ölçüde sona ermiştir” sözleri ise Kürtlerin ABD için neyi ifade ettiğini gözler önüne seriyor.
6. Türkiye sınırları içerisinde sözde barış içinde olan Türk hâkim sınıfları, Rojava’daki kanlı sürecin belirleyici aktörü olarak ortaya çıkıyor. Filistin’deki Trump Barış Planı’nda Filistin halkını bir kez daha satan Türk hâkim sınıflarının, karşılığında Kürtlerin Rojava’da hiçbir önemli statü almaması gibi bir “kazançla” döndükleri görülüyor. 18 Ocak’ta Şam ile SDG güçleri arasında imzalanan metnin içeriği ve dili, Türk hâkim sınıflarının uzun zamandır söyledikleriyle uyumlu olması bakımından dikkat çekiyor.
7. Rojava’da ateşkese rağmen cihatçı, çeteci faşistler Kürtlere duydukları öfkeyle adeta “Kobani’nin rövanşı”na dönmüş durumdalar. Cihatçı güçler yıllardır Kürtlerden intikam almayı bekliyordu ve ABD bu sefer de cehennemin kapılarını Kürtler için açtı. Hâlihazırda bir “anlaşma” olsa bile, cihatçıların Kürt düşmanlığı — ağır Arap şovenizmiyle İslamcı selefist ideolojilerinin Kürtleri kâfir görmesi bileşenine yaslanarak — Rojava’yı kontrol altına aldıktan sonra daha da saldırganlaşma eğilimi taşımaktadır.
8. “Rojava Devrimi” olarak adlandırılan ve 2011’den beri sürdürülen, bölgede ve dünya çapında birçok ilerici güce moral veren fiilî özerklik; başını IŞİD döküntüsü el-Şara’nın çektiği cihatçı faşist yönetime entegre olmaya zorlanıyor. 18 Ocak anlaşması, Kürtlerin önemli kazanımlarının ezici çoğunluğunun gerici rejime devredilmesiyle sonuçlanıyor. Üstelik bu “devir” birçok yerde Kürtlerin kanla bastırılmasıyla gerçekleşiyor.
9. Umudunu “Rojava Devrimi”ne bağlayan milyonlarca insan bir kez daha kendini aldatılmış hissediyor. Açıkçası Kürtler, yüz yıl sonra yine emperyalist efendilerin ve gerici yerel güçlerin çıkarlarının kesişmesi sonucunda bir kez daha “çaresizliğe” terk ediliyor. Ancak burada açıkça söylemek gerekir ki çaresiz olan Kürt halkı ve onun meşru mücadelesi değildir. Mazlum Kürt halkının “çaresizliği”, olmayacak şeylere bel bağlayan önderliğinin izlediği siyasi çizgiden kaynaklanmaktadır. Evet, dünya 1960’lar değil ve insanlara umut verebilecek bir devrimci ülkeye sahip değiliz. Lakin Kürt halkının önderliği “emperyalistler arasındaki çelişkilere” yaslanmak yerine dünya halklarının meşru mücadelesine yaslansaydı, hem uluslararası alanda daha umut verici bir tablo ortaya çıkardı hem de dünya halkları bugün Rojava’yla daha güçlü dayanışma bağları kurabilirdi. Belki Rojava yine kaybedilirdi ama en azından adına “entegrasyon” denilen bir hayal kırıklığı yaşanmaz ve insanlık için gerçek bir umut ışığı olunabilirdi.
10. Bugün Rojava’daki saldırgan cihatçı çetelerin ilerleyişine karşı öfkeyle sokağa çıkan on binlerce insan, haklı olarak emperyalistlere ve bölgesel gericilere tepki duyuyor ve Rojava’daki insanlarla dayanışmak için her şeye hazır durumda. Her ne kadar geçmişin cihatçısı, bugünün “Cumhurbaşkanı” Ahmed el-Şara liderliğinde düzenlenen 14 maddelik anlaşma temelinde bir “ateşkes” olsa bile, Kürt halkı hâlâ güçlü bir direniş için önemli bir potansiyel barındırıyor. Kürtlerin böylesi bir anlaşmaya zorlanmaları, Kürtlerin bir halk olarak kendi kaderlerini tayin etme iradesinden vazgeçtikleri anlamına gelmez.
11. Rojava’daki son gelişmelerin ardından, İslamcısı ve Kemalistiyle Türk hâkim sınıfları adeta bir bayram havasına girmiş durumdadır. Türkiye’de sözde siyasal İslam karşıtı olan kimi sekülerler ve aydınlanmanın değerlerini savunduğunu iddia eden kimi “sol”cular, cihatçı faşist güçlerin Rojava’daki ilerleyişini mutlulukla karşıladılar. Bu durum, saldırgan Türk şovenizminin ve ezelî Kürt düşmanlığının Türk hâkim sınıfları için ne denli güçlü bir tutkal olduğunu bir kez daha göstermektedir.
12. Şimdi dünyanın dört bir yanında sokağa çıkılmalı; cihatçı faşist çetelerin — şüphesiz arkalarında duran emperyalistlerle birlikte — Kürtlere karşı intikamcı bir hırsla yürüttükleri saldırıların karşısında durulmalıdır. Rojava’nın doğru bir siyasi analizi yapılmalı ve önderliğinin hatalı çizgisi eleştirilmeli, ancak suçlayıcı ya da yargılayıcı bir pozisyona düşülmemelidir. Her zaman olduğu gibi okun sivri ucu kapitalist-emperyalist dünyanın büyük gangsterlerine ve onların yerel işbirlikçilerine yöneltilmeli; ezilen ulusların meşru mücadelesiyle birlik içerisinde olunmalıdır. Ezilen Kürt halkı yanlız değildir; dünyanın her bir yanında emperyalizme, faşizme ve cihtaçı köktenciliğe öfke duyan milyonlarca insan ezilen Kürt halkıyla dayanışma içerisindedir! Unutmamak gerekir ki dünyanın en büyük orduları bile, örgütlü halkların kararlı ve azimli mücadelesi karşısında yenilmiştir.