Yeni Komünizm

Almanya’da “burjuvazinin keyfine kalmış bir tercih”in anatomisi ve düşündürdükleri

Editörün notu: Aşağıda Almanya’daki mevcut siyasi durumu anlatmakta olan yazı araştırmacı-yazar Emrah Cilasun tarafından kaleme alınmıştır. Öneminden ötürü yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.


Gittikçe yaklaşmakta olan faşizmin ayak sesleri, Almanya’da büyük toplumsal çalkantıları da beraberinde getirmeye başladı. Kasım 2023’de,” Potsdam şehrinde gözlerden ırak, göl kenarında, otele dönüştürülmüş tarihi bir villada faşistler tarafından yapılan gizli toplantı, Ocak ayının ortalarında ifşa edilince olanlar oldu ve geçtiğimiz hafta sonu, infiale kapılan bir milyona yakın insan ülkenin önde gelen şehirlerinde sokağa döküldü.

5 N 1 K

Corectiv adlı “araştırmacı gazetecilik” yapan yayın kuruluşuna mensup bir ekip, geçtiğimiz Kasım ayının 25’inde Potsdam’da yapılan, kamuoyuna kapalı toplantıya sızmayı başardı. Son derece gizli tutulan ve katılım için en az 5000 Euro bağış yapma zorunluluğu getirilen toplantıda 30 kişi yer almaktaydı. 1949’da Federal Almanya’nın kuruluşundan beri açık/gizli bir dizi faşist toplantı yapılmıştı ama hiçbiri bu toplantının sahip olduğu özelliklere sahip olmamıştı. Potsdam’da yapılan gizli toplantının1 önemli 3 özelliği vardı:

  1. Bu toplantı, irili ufaklı farklı faşist grupları –mesela Almanya iç istihbaratının (Anayasa’yı Koruma Teşkilatı) eski şefi Hans Georg Maassen’in yeni kurduğu Değerler Birliği Partisi gibi grupları-   adı konmamış bir biçimde, şu anda % 20’lerin üzerinde seçmen desteğine sahip, faşist AfD (Almanya için Alternatif) partisinin şemsiyesi altına toplamayı amaçlıyordu.
  2. Bu toplantı, ilk defa faşist hareketin siyasi ve ideolojik öncüleriyle, Almanya’nın, faşizme yürekten inanmış kimi tekelci kapitalistlerini aynı masanın etrafında bir araya getiriyordu.
  3. Ve… bu toplantı, herkesin bildiği, tahmin ettiği ama “yok yahu, o kadar da ileri gidemezler” denilen, faşistlerin ağzındaki baklayı çıkartıyor, malumu ilan ediyordu. Zira toplantının ana gündemini –Ümit Özdağlar’ın kulakları çınlasın- “Hangi vatandaşlığa sahip olursa olsun, Almanya’daki TÜM yabancıların, onları destekleyen safkan Almanların, Afrika’da oluşturulacak bir yerleşim bölgesine sürülmeleri” maddesi oluşturuyordu.

Tesadüf müdür bilinmez, toplantıya 8 km uzaklıktaki başka bir villada da 20 Ocak 1942’de, dönemin önde gelen Nazi kadrolarınca, “Nihai Çözüm” başlığı altında, Avrupa’da Yahudilerin toptan imhasının ele alındığı Wannsee Konferansı yapılmıştı. 81 sene sonra Potsam’da yapılan gizli toplantının baş konuşmacısı, (yine bir tesadüf olsa gerek!) Avusturyalı faşist ideolog Martin Sellner’inde sunumu, doğrudan tercümesi “geriye göç” anlamına gelen, afilli bir kavramı içermekteydi: “Reimigration”.  Her ne kadar Federal İstatistik Dairesine göre, “1950’den beri Almanya’da göçmen kökenli toplam 20 milyon insan” yaşasa da Sellner’in, “Reimigration”una göre, “yeteri kadar asimile olmamışların gönderilebileceği –başlangıçta, 2 milyona yakın- meslek eğitimi alabileceği, spor yapabileceği, ardından diğerlerinin de geriye göç etmeleri için teşvik edilebileceği, Kuzey Afrika’da numune bir ülke inşa edilmeli”dir. Yine bir tesadüf olup olmadığı bilinmez ama 1940’ta da Nazilerin aklından 4 milyon Yahudi’yi, Afrika’daki Madagaskar adasına yollamak geçmişti…

Hükümete şurup ve suni teneffüs

Potsdam’daki toplantının Almanya toplumunda yarattığı haklı infial, daha dün (Ekim 2023’de) göçmenlere dair sorulan sorulara “artık BÜYÜK ÖLÇEKTE sınır dışı etmeliyiz” diye demeç veren sosyal demokrat Şansölye Olaf Scholz’a şurup gibi geldi. Fakat sadece ona değil. Potsdam’dan yükselen Nazi dumanı, Alman hükümetinin ortağı Yeşiller ve Liberal Demokratlar’ında felaket işine yaradı. Oysa Yeşiller eş başkanı ve başbakan yardımcısı Robert Habeck’de (Eylül 2023’de) “göçmenler meselesinde” partisinden “ahlaki zor kararlar almalarını” talep etmişti. Tıpkı, (Ekim 2023’de) “ilticacıların sosyal haklarının kısıtlanmasını yasallaştırmak” isteyen ortağı, Liberal Demokrat Maliye Bakanı Christian Lindner gibi…

Pandemi sonrası iktisadi yük ve buhran, Ukrayna Savaşı, İsrail’in soykırımı, köylü protestoları, lokomotif sürücü grevleri, yakıt ve enerji sorunlarıyla boğuşan, gitti gidecek gözüyle bakılan hükümet için geçtiğimiz hafta sonu yapılan antifaşist gösteriler, netice itibarıyla koalisyon hükümeti açısından suni teneffüs görevi gördü.

Gösterilere bizzat katılıp, kürsüden ülkenin Nazi geçmişine gönderme yaparak “bir daha asla” peşrevlerini çeken Scholz, Habeck ve Lindner şimdilik derin bir nefes almış oldular.

Faşistlerin “en iyi savunması, karşı saldırı”

Potsdam’daki toplantının beraberinde getirdiği meşru infial karşısında faşist parti AfD adeta, tınmadı bile. Partinin, “ılımlı” diye tanımlanan (faşistin “ılımlısı” nasıl oluyorsa artık) sözcüsü Alice Weidel, “Potsdam’da yapılan toplantının gizli, gizemli değil, özel bir toplantı olduğunu, burada yapılan habercilikle aslında mahremiyetin ihlal edildiğini, konuşulanların bir kısmına katılmadığını, zaten toplantıya teşrif eden başdanışmanının işine son verildiğini ama aslında söylenenlerin gizli saklı da olmadığını, parti programlarında da ‘Remigration’ kavramının geçtiğini, tüm bu protestoların bindirilmiş kıtalara benzediğini, ne yaparsa yapsın, bu hükümetin gideceğini ve partisinin bangır bangır gelmekte olduğunu” gayet sakin, kibirli ve üst perdeden konuşarak , kameralara baka baka anlattı. AfD’nin “aşırısı” (faşistin “aşırısı” nasıl oluyorsa artık), müstakbel başkanı, Almanya’nın ise yeni “Führer”i gözüyle bakılan, Tühringen Eyalet Meclisi’ndeki AfD grup başkanı Björn Höcke, “Potsdam toplantısında söylenenler gizli saklı değil. Bunlar bizim taahhüdümüzdür. İktidara geldiğimizin ertesi günü, ilk bir sene içerisinde 200.000 yabancı sınır dışı edilecektir” dedi.

Yapısal Kriz

Aslında tüm bu yaşananlar ciddi bir yapısal krize işaret etmekte. 1945 sonrası kıta Avrupa’sında, iktisadi altyapısı kapitalist emperyalizm talanı ve sömürüsü üzerine bina edilmiş, üstyapısı ise liberal tutkal ile bir arada tutulan toplum 2015’den bu yana dikişlerinden atmakta…

Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da, hakim sınıfların, ABD’ye kıyasla iki değil çoklu siyasi aktöre sahip siyasi sahnesi (burjuva diktatörlüğünün merkezi), içinden geçilen iktisadi, siyasi ve askeri buhranı kaldırmaktan artık çok uzakta.

Washington ile Moskova arasındaki çelişki ve çatışmada, her ne kadar bugüne dek ABD’nin yanında dursa da Moskova’yı doğrudan karşısına almamaya özen gösteren, geleneksel Berlin siyaseti en geç Şubat 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı’yla yer ile yeksan olmakla kalmadı. Aynı zamanda Berlin, Alman endüstrisinin canı, kanı, “olmazsa olmazı” Rus gazından da (Kuzey Hattı’ndan) mahrum kaldı.

Alman kapitalist emperyalizminin de parçasını oluşturduğu, dünya emperyalist sisteminin tatlı tatlı yiyişinin acı acı sonuçları iklim, açlık ve savaş krizleriyle en geç 2015’den beri kitlesel göçlere neden oldu. Öbür yanda ise 2008’den beri süre gelen ağır iktisadi bunalım (mesela finans sektöründe ve tedarik zincirinde olduğu gibi) ve şimdi de pandemi sonrasında cerahat kesesinde birikmiş olan dertler (sağlık ve eğitim sisteminde olduğu gibi) ağır yapısal bir kriz halinde –her yerde olduğu gibi- Almanya’da da toplumu radikal ölçüde kutuplaştırdı.

Nesilden nesile yıllardır, toplumun genlerine işlenen kapitalist-emperyalizm asalaklığıyla, “her şeyin üstünde Almanya” siyaseti ve ideolojisi ile yoğurulmuş işçi aristokrasisi ayarındaki ve dengindeki farklı meslek gruplarında çalışanlardan oluşan (beyaz yakalılardan, hatırı sayılır toprak sahibi köylülere, ağır sanayi işçilerinden küçük dükkan sahiplerine ve adım adım yoksullaşarak altlara düşen ama bahsi geçen emperyalist ideolojiyi benimsemiş kesimlere kadar) Alman siyasetinin sosyal tabanı, bir yandan toplumun en altındaki, çoğunluğu göçmen, proleterlere ve yoksullara ırkçı bir kin ve öfke duymakta, krizin sorumlusu olarak onları görmekte, öte yandan da “demokrasi ve refah” için dünyanın sömürülmesini ve talan edilmesini adeta talep etmektedir. Şüphesiz bu kitlenin böylesine fütursuz olmasında faşistler kadar, faşist ve sağ siyasetle yelkenlerini şişirmeye çalışan “merkez partiler”in ve ana akım medyanın da payı vardır.  Bilhassa da Yeşiller Partisi’nin.

Diğer hâkim sınıf kliklerine nazaran Berlin-Washington aksının çok daha ateşli savunucusu konumundaki Yeşiller, Ukrayna ve İsrail örneğinde olduğu gibi savaş kışkırtıcılığını, Alman siyaset sahnesinin diğer aktörlerine kaptırmamak için ellerinden geleni yaparken tüm çirkefliğini, “feminist dış politika”, LGBTQ haklarının genişletilmesi, “antisemitizmle mücadele” badanası ile gizlemeye çalışmakta 2, hatta merkezdeki Sosyal Demokratları ve Hristiyan Demokratları, geleneksel NATO ve ABD’den taraf siyasetlerinde sebat etmemekle (Ukrayna’ya silah gönderilmesi ve Çin ile iktisadi ilişkiler örneğinde olduğu gibi) eleştirmektedir.

Yeşiller ve onların arkasından sürüklenen Sosyal Demokratlar’a kıyasla bu “merkez siyaseti” her an faşistler lehine satmaya hazır Hristiyan Demokratlar ve Liberal’lerin karşısında ise faşistler ve onların öncü gücü konumundaki faşist AfD durmaktadır. Ve AfD hiçbir kafa karışıklığına mahal vermeyecek ölçüde, Rusya’ya karşı ambargonun derhal kaldırılmasını, Kuzey Enerji Hattı’nın derhal işler hale getirilmesini, Ukrayna-Rusya savaşının durdurulmasını, koşulsuz Berlin- Washington aksı yerine eleştirel dostlukta ısrar ederek Berlin-Moskova aksının da işletilmesini ve AB’den çıkılmasını, Alman sermayesinin tıpkı Britanya gibi özgürce dünyada at oynatmasını talep etmektedir. İç politikada ise, bilinen ırkçılığının yanı sıra, polis ve güvenlik bürokrasisinin yetkilerini genişletmekte, işsizlere ve yabancılara her türlü sosyal hakları kısıtlamayı vaat etmekte, ucuz iş gücünü teşvik etmekte, kadınlara çocuk-mutfak-Kilise ideolojisi ve iktisadını dayatırken, –her ne kadar parti sözcüsü Weidel lezbiyen birey olsa da- okullar başta olmak üzere toplumda LGBTQ’ların alenen görünürlüğünü yasaklayacağını taahhüt etmektedir.

Demokrasi, Faşizm ve Devrim

Abidin Dino’nun değil ama kapitalist emperyalizmin çizdiği bu tablonun içerdiği ağır yapısal krizin üstesinden gelmek için, burjuva diktatörlüğünün her iki kanadı da (burjuva demokratlar ve faşistler) birbirinin adeta kuyusunu kazmakta. Fakat gel gör ki, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Almanya’da da toplumun atomize olmuş sınıfları, bu iki cephenin insanlık için barındırdığı tehditten maalesef bi haber ya ona ya da diğerinde mevzilenmekte. Ve bunlar arasındaki çelişkiyi ve özdeşliği görmemekte. Görmemekte çünkü bilmemekte. Bunun ise sorumluluğu (bir başka tartışmanın konusu olsa da) pek tabii ki komünistlerde. O nedenledir ki aynı derdin (faşizmin) ABD’de çok daha beteriyle cebelleşmek zorunda kalan yeni komünizmin mimarı Bob Avakian’ın önderliğindeki Devrimci Komünist Parti tarafından yapılan şu tahlile (uzun olması pahasına) kulak vermekte sayısız fayda olacağı kanısındayım:

“Bir egemenlik biçimi olarak, faşizm burjuva demokrasisinin özü ile biçimi arasındaki çelişkiyi çözer, burjuva diktatörlüğünü olanca çıplaklığı ile uygulamaya koyar. Bu ve bunun dinamikleri, revcom.us sitesinde yakın zamanda şu şekilde tanımlanmıştır:

‘Faşizm, kapitalist-emperyalist burjuva sınıfının diktatörlüğünün aleni uygulanmasıdır. Açık terör ve şiddete, toplumsal ve yasal hakların çiğnenmesine dayalı bir hâkimiyet biçimidir. Faşizm altında, devlet gücü ve fanatik birtakım serserilerin örgütlenmesi ve seferber edilmesi yoluyla türlü kesimlere, özellikle de ‘düşman,’ ‘istenmedik unsur,’ yahut ‘toplum tehdidi’ olarak nitelendirilen insanlara yönelik korkunç saldırılar gerçekleştirilir.

Bununla eşzamanlı olarak –ve bu Nazi Almanyası ile Mussolini İtalyası örnekleri incelendiğinde de görülecektir– faşist bir rejim hâkimiyetini sağlamlaştırma maksadıyla hızlıca birtakım baskıcı uygulamaları pratiğe geçirme eğiliminde olacaksa dahi, nihai programını aşama aşama gerçekleştirmesi de hayli olasıdır. Bu bağlamda, sürecin türlü aşamalarında halkın bazı kesimleri baskı, sınır dışı edilme, “devşirme,” hapis ya da idam ile terörize edilirken, halkın diğer bazı kesimleri de eğer yapılanlara boyu eğer, karşı koymaktan ve direnmekten imtina ederlerse bu canavarlıklardan kurtulabilecekleri güvencesinin bulunduğunu düşünmeye sevk edilir.’”3

Maalesef acı gerçek şu: Bir yanda tarihsel tecrübe ve önsezileriyle faşizmin nelere yol açabileceğini düşünen, görebilen kitleler –ki bu çok olumlu- ama aynı anda onların devasa bir şekilde burjuva demokrasisinin peşine sürüklenmiş olmaları. Bu ise son derece olumsuz ve tehlikeli. Tehlikeli çünkü, Weimar Cumhuriyeti’nde de yaşandığı gibi, faşistlere karşı burjuva demokratlara umut besleyip, burjuva demokratların da faşistler karşısında çaresizliğini gören bu kitleler müthiş bir hayal kırıklığına uğradılar. Öte yandan sokaktan gelen faşist hareketin yıllara dayanan örgütlülüğü ve siyasi kutuplaştırmada oynadığı başat rolün, şimdilik gidişatı belirlemekte olduğunu da bilhassa belirtmekte fayda var.

Oysa dünyanın her yerinde olduğu gibi Almanya’da da siyasi arenanın devrimci temelde kutuplaştırılması gerekmektedir. En büyük eksiklik bu devrimci kutuplaşmayı yapacak bir öncünün ve devrimci komünist siyasetin olmayışıdır. Mevcut Alman solunun burjuva demokratik hülyalardan ve burjuva demokratik- emperyalist ulusal değerlerden kopmamış olması ve kendisini radikal bir sosyal demokrat antifaşizmle avutması, bu güçlerin hem sistemin yedeğine düşmelerine hem de faşizm tehlikesine karşı devrimci çözüm ihtimallerine pranga vurmaktadır. Göçmen sol ise ya milliyetçi saiklerle kendi geldiği coğrafyasına odaklanmakta ve yaşadığı gerçeği görmezden gelmekte yahut kendi ülkesi için arzuladığı devrimin, zaten günün sonunda, Almanya’daki burjuva demokrasisine benzemesini hayal ettiği için Alman solunun yanında kah radikal antifaşist sosyal demokrat avuntuyu kah yerel ve merkezi parlamentoya destek sunmayı yeğlemektedir.

Halbuki burjuvazinin bu tarihsel modellerine karşı, devrim derdi olan herkes, bir kez daha Bob Avakian ve yoldaşlarının sözlerini bir kutup yıldızı gibi takip etmelidir.

“Verili herhangi bir durumda neyin zaruri ve arzulanır olduğu hususunda aralarında ciddi çelişkiler bulunsa da kapitalist-emperyalistler, kendi düzenlerini dayatıp onun hâkimiyetini sağlamak için ister burjuva demokrasisine isterse faşizme yaslanabilirler. Molotov (İkinci Dünya Savaşı yıllarında sosyalist bir ülke olan Sovyetler Birliği’nin önemli bir yetkilisiydi), faşizmin “burjuvazinin keyfine kalmış bir tercih” olduğunu söyleyerek bu durumu vurgulamıştır. Ne var ki bu durum ne burada ne de dünyanın herhangi bir yerindeki halk kitleleri için kesinlikle keyfî bir tercih meselesi değildir. Faşizmin dayatılması ve başarıyla uygulamaya konması, kayıtsız kalınamayacak bir meseledir. Hem beraberinde getireceği canavarlıklardan ötürü hem de ‘yasal ve toplumsal hakların’ amansızca ayaklar altına alınmasının daha geniş anlamda insanlığın kurtuluşu için verilen mücadeleyi epey güçleştirecek olmasından ötürü bu durum son derece önemlidir.”4


Dipnotlar:

 1.)Bu yazıda Potsadam’da yapılan toplantıya dair tüm bilgiler şuradan alınmıştır:https://correctiv.org/aktuelles/neue-rechte/2024/01/10/geheimplan-remigration-vertreibung-afd-rechtsextreme-november-treffen/

2.) Hatta Yeşiller bu “kimlik siyaseti” üzerinden iç politikada temas ettiği, dokunduğu göçmen kökenli küçük burjuva ve orta sınıfları birer “örnek Alman” olarak sistemin yanına yedeklemekte, toplumun diğer göçmen kökenli alt sınıfları ile bunlar arasındaki çelişkiyi antagonist bir hale getirmektedir. Dış politikada ise Türkiye ve İran örneklerinde görüldüğü gibi, Siyasal İslam iktidarlarının muhaliflerini Almanya ve AB saflarında barikatın arkasına almakla kalmayıp, Gazze Soykırımında görüldüğü gibi Ortadoğu halklarını, “böl, parçala, yönet” taktiği ile Siyonist İsrail’in yanına istif etmekte, hatta ondan medet umar hale getirmektedir.

 3.) https://yenikomunizm.com/onumuzdeki-donem-icin-gereken-stratejik-yonelime-dair-bazi-notlar/ 

4.)Agy.

Yeni Komünizm

Bizler, devrimin önderi Bob Avakian'ın mimarı olduğu Yeni Komünizm‘in takipçileriyiz. Bob Avakian'ın devrimci önderliğini takip eden ve Yeni Komünizm temelinde dünyayı anlama ve değiştirme sorumluluğunu üstlenenleriz. Detaylı bilgi için bkz: Biz Kimiz?

Dünyada devamlı olarak yaşanan dehşetlerin ve son derece gereksiz acıların ortadan kaldırılması hem mümkün hem de son derece gereklidir. Bob Avakian'ın devrimci önderliğini ve geliştirmiş olduğu Yeni Komünizm'i öğrenerek kazanma şansı olacak gerçek bir devrim hareketini birlikte inşa ediyoruz. Yeni Komünizm'in teorik çerçevesine ilk kez giriş yapacaklar başlangıç noktası için web sitemizde yer alan bu bölümdeki makaleleri inceleyebilir, Bob Avakian'ın Türkçeye çevrilmiş eserlerine buradan ulaşabilirler. Görüş, katkı ve desteklerinizi bekliyoruz.

#DevrimDahaAzıDeğil

Add comment

Follow us

Don't be shy, get in touch. We love meeting interesting people and making new friends.