İzmir’de Bir Grevin Ortaya Çıkardıkları

29 Mayıs’ta İzmir’de başlayan belediye işçileri grevi bir çok açıdan tartışmaya neden oldu. Yoksulluk sınırının altında yaşamaya mecbur bırakılan binlerce insan, nispeten daha iyi bir maaş için greve gitme kararı aldılar. Ve ardından olan oldu. Bu ülkenin hakim sınıflarının “sosyal demokrat” kanadı, egemenliğini göstermeye başladı. “Tek adam diktatörlüğünü” yenmeye ve “demokrasiyi getirmeye” ant içmiş CHP, bir kabak çiçeği gibi açıldı. Şimdi bu “egemen” anlayışı biraz bileşenlerine ayıralım.

Yoksulluk sınıfsaldır, sistemiktir

CHP, uzun zamandır bu ülkedeki kutuplaşmada Erdoğan karşıtı cephenin lokomotif gücüdür. İnsanların bu rejime karşı tepkilerini ve öfkelerini örgütlemek üzere, rejimin suçlarını bu Cumhuriyetin özünden yani kapitalist bir diktatörlük olduğundan bağımsız olarak, Erdoğan’ın “şahsi” hataları ya da iktidar olma “arzusu” ile açıklaya gelmiştir.

Sorun sadece “tek adam” ve onun “yancılarıyla” açıklanınca -bazı aklı selim “solcular” buna Saray rejimi diyor- haliyle sistemin doğası ve niteliği tartışılmaksızın sınıflar üstü bir rejim tartışması dönüyor. Halbuki Erdoğan’ın 20 yılı aşkın süredir var olan iktidarı altında, İslamcı burjuvazi devlet olanaklarıyla da büyümeye yelken açmış olsa bile, bu ülkenin Kemalist sermayesini temsil edenler de servetlerine servet katmış ve büyümeye devam etmişlerdir. Ve bu katbekat “büyüme başarısı”, milyonlarca insanın yoksulluk ve açlık sınırı altında ücretlerle çalışmadan gerçekleşemez.

Kapitalizm, sömürünün ve günümüz yoksulluğunun hem kaynağı hem de nedenidir. Kapitalist üretim ilişkileri, pazar için sürekli metaların -malların- üretilmesine yöneliktir. Bu üretim, insanların, gezegenin ve üzerinde yaşayan insan olmayan hayvanların “ortak iyi” anlayışı için değil, sermaye sahibinin maksimum karı üzerine gerçekleşir. Sermayeler üretim esnasında yalnız olsalar bile, pazarda birbirleriyle muazzam bir rekabet halindedir. Ve bu rekabet son derece acımasızdır. Sermaye sahibi, rekabete direnmek için büyümek zorundadır. Bu büyüme esnasında toplumsal değeri yaratan üretici güçler, gerekli toplumsal emek zamandan payına düşeni almazlar, çünkü bu artı-değer olarak sermaye sahibi -kapitalist- tarafından gasp edilir. Bu şahsi gasp ne kadar büyük olursa, sermaye sahibinin büyümesi ve böylece pazarda diğer sermaye sahipleriyle rakabeti o denli güçlü olur. Pazara yönelik malların üretimi, insanlar arasındaki eşitsizliği, sömürü ve baskıyı sürekli olarak güçlendirir. Tüm bunlar, sefaletin üretimi ve yeniden üretimini sağlarken, sürekli büyüyen yoksullar ordusunun üretim ilişkilerini tehdit etmemesi ve çarkın dönebilmesi için burjuva diktatörlükle -zor yoluyla ya da inşa edilmiş rızalık yoluyla- sistem devam ettirilir. Erdoğan yeri geldiğinde “grevleri yasaklamanın milli değerleri koruduğunu”, “milli ekonomiyi” ayakta tuttuğunu söylemekle övünür.

AKP ve CHP: Öz olarak aynı, nitelik olarak farklı

20 küsür yıldır Erdoğan’ın tesis ettiği rejimden şu ya da bu şekilde rahatsızlık duyan bir çok insan var ve bu son derecede önemlidir. İnsanlar bu sistemi yönetenlerden, onların yönetme biçimlerinden sistemi anlamadan dahi eleştiriyor ve çeşitli seviyelerde rahatsızlık duyarlarsa, tüm bu sömürü ve baskının gereksiz olduğunu ve bunlarsız bir dünyanın potansiyeli için de dönüşebilme dinamiklerini barındırırlar. Fakat sistem sadece bir “vizyon” tarafından temsil edilmez. Hatta aynı sistemin savunucuları, radikal olarak mevcut “vizyona” karşı çıkar hatta bunun için bedel bile ödeyebilirler, tıpkı Ekrem İmamoğlu örneğinde olduğu gibi. Yine de, rejime ve onun işleri sürdürmedeki tehayyülüne karşı olmak otomatik olarak radikal bir değişikliği barındırmaz. Hatta çoğu zaman, bu sistemin daha farklı ama daha fazla güçlenmesi için yeni bir “vizyon”, yeni bir rejim ile taçlandırılmak ister.

Uzun zamandır söylediğimiz üzere, CHP bu ülkenin hem kurucu partisi hem de Kemalist kliklerin -ve Erdoğan’dan rahatsızlık duyan diğer bazı İslamcı kesimlerin-  lokomotif gücüdür. CHP, soykırımlar  ve katliamlar üzerine kurulmuş, baskıcı ve sömürücü Cumhuriyetin “yeni yüzyılında” yeniden rol oynamak istemektedir. Soykırım ve katliamlara temel rol oynayan, bu ülkenin kurucu kodları olan, Türkçülük ve Sünni İslamla kopmamakta ona yeni bir biçim vermektedir.

“Sosyal demokratların” 3 oku, İşçi düşmanlığı, Kürt Düşmanlığı ve Alevi Düşmanlığı

29 Mayıs’ta grevin başlamasından sonra İzmir belediye başkanı arkasında kenetlenen “sosyal tabakanın” şaşırtıcı olmayan açıklamaları, bu ülkede CHP’nin ne olduğu ve asla ne olamayacağına dair yüzünü bir kez daha göstermiştir.

İşçi düşmanı ve şovenist Cemil Tugay ilk açıklamalarında, “işçi şımarıklığından” bahsetmiş, “yüksek ücret” aldıklarını söylemiş “asgari ücrete karşı grev yapmıyorlar” diyerek, grevdeki işçileri izole etmeye çalışmıştır. Bu ülkede bir tane işçi yok ki asgari ücreti savunsun. Bu ülkede işçilerin ezici bir çoğunluğu bırakın “yüksek ücretle” şımarmayı, çocuklarının geleceği için kaygı içerisinde yaşarlar ve ölürler. Tugay, sözde Erdoğan karşıtı “muhalif” medyayı da yanına alarak, “AKP’ye hizmet ediyorlar” adı altında, emekçilerin mücadelesini bastırma yoluna gitmektedir.

Dahası, Tugay’ın “sosyal tabanı”, işçilerin çoğunun Kürt ve Alevi olduğunu ve bu yüzden bir grev başlattığını söyleyerek, aslında CHP’nin Türkçü ve Sünni islamcı tezlerini temsil ediyorlar. Ülkenin bu kurucu kodları, Erdoğan’la birlikte başka bir nitelik kazanmış olmakla birlikte, CHP’nin ortak paydasıdır. O yüzden Kürtler ve Aleviler en temel insani haklarını aradıklarında, iki kesim tarafından da “bölücü”, “dış mihrak”, “şımarık” ilan edilmekten geri kalmayacaklardır.

İktidar ve “muhalefetin” birlikte tuttuğu Demokles Kılıcı

Bugün bariz bir şekilde, AKP ile CHP arasında akut bir çelişki vardır. CHP’nin temsil ettiği klikler, Erdoğan’ın 2016’dan beri tesis ettiği ve güçlendirdiği rejimden rahatsızlık duymakta ve bazı boyutlarıyla değiştirmek istemektedirler. Bu meseleye daha önce burada ve burada değinmiştik. Her ne kadar bu iki hakim sınıf kanadı arasında keskin çelişkiler olsa bile esas kavga, temsil ettikleri sistemin rejiminin nasıl olacağı üzerinedir, sistemin özünün değişmesi üzerine değil. Her ikisi de, baskıcı ve sömürücü bu sistemin devamlılığını farklı niteliklerde talep etmektedir.

AKP’nin ve CHP’nin bakış açısında keskin benzerlikler de vardır. Sadece bu sistemin devam etmesi talebinde değil, bunun siyasi meşruluk olarak ifadesinde de aynı temel yöntem ve yaklaşımı paylaşırlar. Erdoğan nasıl ki kendisiyle çelişen ve eleştirenleri “yerli ve milli” olana düşman ilan ederek toplumu kutuplaştırırsa, CHP’de kendisini eleştirenleri “AKP’ye hizmet” edenler olarak etiketleyerek, her türden eleştiriyi mahkum eder. Erdoğan’ın yıllar önce söylediği “taraf olmayan bertaraf olur” mottosu, CHP’nin de dayanak noktalarından biridir. Ve böylece Erdoğan karşıtlığını CHP’ye biat ya da en hafif haliyle pasif eklemlenme biçiminde sunarlar. Bunun dışında her tutum, “Erdoğan’a hizmet” olarak CHP tarafından servis edilir.

Bir kez daha söylemekte fayda var; CHP çözümün değil sorunun parçasıdır. CHP’den yapamayacağı, dönüşemeyeceği şeyleri beklemek son tahlilde CHP’ye dönüşmek anlamına gelir. CHP sadece, üzerinde yaşadığımız bu baskı ve sömürücü düzenin kurucu partisi değil aynı zamanda onun sadık bir garantörü ve devam ettiricisidir.

İzmir grevinin öğrettikleri

  • İzmir grevi, hakim sınıfların “sosyal demokrat” kanadının, bu baskıcı ve sömürücü sistemin garantörü ve savunucusu olduğunu çıplak bir şekilde tekrar göstermiştir.
  • İzmir grevi, Kürtlerin ve Alevilerin sadece işçi olmalarından ötürü değil aynı zamanda ezilen ulus ve inançlardan gelmelerinden ötürü, sürekli olarak terörize edildiklerini, en temel insani haklarını ararken bile kriminalize edildiklerini bir kere daha göstermiştir -üstelik “taban ittifakı” yapan parti tarafından
  • İzmir grevi, burjuva muhalefeti şu ya da bu düzeyde eleştiren herkesin kaçınılmaz olarak “AKP” ile anıldığını ve rejim ne olursa olsun kapitalist toplumda muhalif kültürün ve bakış açısının serpilip dönüşüm için itici bir güç olamayacağını bir kez daha göstermiştir.
  • İzmir grevi, rejime yönelik niteliksel olarak farklar barındırmakla birlikte her iki hakim sınıf kanadının özünün aynı olduğunu aleni bir şekilde göstermiştir.

Bu sistemden, onun hali hazıdaki rejiminden ve sözde muhalif ama esasta bu sistemin devamlılığını sürdüren siyasi temsillerinden rahatsızlık duyan, öfkelenen herkesin, gerçek bir devrimin inşası için acil bir şekilde herekete geçmesi gerekir. Bu sisteme onun ister faşist ister “liberal” isterse “sol” temsillerine yegane cevap gerçek bir devrimdir, daha azı değil. Bu devrimin niteliği ve özgürleştirici vizyonu hakkında daha fazla bilgi edinmek için, Bob Avakian’ın eserlerini edip, etüt edebilir, bizlerle tartışabilirsiniz. Bu insanlığın, gezegenin ve üzerinde yaşayan diğer canlı türlerinin kurtuluşu için son derecede yakıcı ve temel bir gereksinimdir.