Yeni Komünizm

Polonya-Belarus Sınırında İnsanlık Krizi Gittikçe Derinleşiyor!

Geçtiğimiz günlerde çoğunluğu Güney Kürdistan’dan (Başûrê Kurdistanê) olmak üzere binlerce göçmen ‘’Kale Avrupası’nın’’ Polonya sınırına ulaştı. Göçmenler bu sınıra Belarus üzerinde ulaştılar. Şu an bir şekilde sınıra geçmeyi bekleyen on bine yakın göçmenin daha olduğu düşünülüyor.

Meydana gelen kriz karşısında “Kale Avrupası”nın Rus emperyalizmine karşı sınır bekçisi olarak da rol oynayan Polonya, AB emperyalistlerinin göçmenlere karşı olan ikiyüzlü ve sert tutumundan taviz vermedi. Hızlı bir şekilde OHAL ilan edildi, sınır boyunca oluşturulan polis ve askeri kordonlar ile göçmenlere ulaştırılmak istenen insani yardımlar engellendi, parlamentodan hızlıca kanunlar geçirildi ve “normalde” bir hak olan iltica hakkı rafa kaldırıldı; polise iltica talebini yok sayarak sınır dışı etme yetkisi verildi. Normalde dikenli tellerle örülü sınıra çekilecek duvar hızlı bir şekilde onaylandı.

Yaşanan krizin altında iki farklı temel dinamik bulunuyor. Bunlardan birisi kapitalist-emperyalist sistemin dünya çapındaki işleyişi ile neden ve nasıl göçe sebebiyet verdiğiyken bir diğeri ise Belarus-Polonya sınırında yaşanan bu özgülün sebepleri.

Rus Emperyalizminin Yandaşı: Belarus

Belarus Sovyet sosyal-emperyalizminin çökmesiyle beraber 1990’lı yıllarda çeşitli liberal politikalar izlemeye başladı; başarısız olan bu politikalar revizyonist sahte komünist partinin gedikli bürokratı Aleksandr Lukaşenko’ya bir fırsat tanıdı. İktidarının ilk yıllarında Lukaşenko eski Sovyet anayasasının tekrar yürürlüğe koydu. 2000’li yıllarda yaşanan çeşitli ekonomik büyümeler ve artan refah düzeyinin beraberinde Rusya’yla kurulan Rusya ve Belarus Birlik Devleti Antlaşmasıyla rejimini konsolide etme olanağı buldu. Konsolide olan rejim ülkede hızlı bir baskı dalgasını uygulamaya koydu, burjuva demokratik normlar çok büyük ölçüde askıya alındı. Ülke hapishaneleri gazetecilerle, ilerici kaynakların haber kanalları ise “kayıp” insanlarla doldu taştı. Rus emperyalizmiyle tam bütünleşmenin ardından Batı emperyalizmini karşısında bulan Lukaşenko rejimi ekonomik sıkıntılar yaşamaya başladı; AB resmi olarak ambargo uygulayarak imzacı ülkelerinin Belarusla ticaretini yasakladı.

2019 yılında rejim, Rusya ile de çeşitli zorluklar yaşamaya başlarken koronavirüs sürecinde bütün kapanma önerilerini şiddetle reddetti. Rejim hızlı bir şekilde seçim kararı aldı, adaylara resmi listeye girebilmeleri için bir hafta süre verildi. Zaten kararlı ve sert bir şekilde bastırılan muhalefet ve ciddi sansür dalgası eşliğinde girilen seçimlerde Lukaşenko %80 oy aldığını iddia ederek zaferini iddia etti. Artan işsizlik, düşük ücretler ve harap olan ekonomi beraberinde yaşanan grev dalgalarının üzerine gelen bu seçim sonuçları, ülke çapındaki kitlesel eylemler için adeta bir katalizatör görevi gördü. Yüzbinlerce insan başkent Minsk, Grodno ve Brest’te sokağa çıktı.

Sokaklarda büyük bir şiddet dalgası boy gösterdi, rejimin silahlı muhafızları en sert şekilde saldırdı, binlerce kişi yaralanırken elliyi aşkın kişi ‘’kayboldu’’, burjuva muhalefeti ve ilericiler hızlı bir şekilde ya hapse atıldı ya da sürgüne gönderildi. Kitleler ve polis arasında çatışmalar yaşandı. Ancak bütün protestoların sonucunda herhangi bir burjuva demokratik norma geçiş olmadığı gibi sahada devrimin sadece potansiyeli vardı ama ne kitleler, ne saha ne de önderliği hazırdı.

Rus emperyalizmiyle tam bütünleşmenin ardından Batı emperyalizmini karşısında bulan Lukaşenko rejimi ekonomik sıkıntılar yaşamaya başladı; AB resmi olarak ambargo uygulayarak imzacı ülkelerinin Belarusla ticaretini yasakladı.

Seçimlerin ardından Lukaşenko rejimi Avrupa ve Amerikan emperyalizminin sert tepkisiyle karşı karşıya kaldı. Avrupa Parlamentosu hızla yeni yaptırımları devreye sokarken ‘’demokrasi timsali’’ ABD çok sert bir yaptırım listesini devreye soktu. 2019’dan beri Rus emperyalizmiyle arası limoni olan rejim yüzünü de hızlı bir şekilde tekrar Moskova’ya döndü. İşte bu noktada yaşanan sınır gerginliğine girmekte fayda var. Belarus özellikle Kuzey Afrika üzerinden ölüm rotasını denemek istemeyen mülteciler ve göçmenler için Avrupa’ya geçiş merkezi olmaya başladı.

Rejim bilinçli bir şekilde tıpkı Erdoğan’ın İslamcı/Türkçü faşizminin yaptığı gibi göçmenleri AB’ye karşı siyasi bir koz olarak kullanıyor. Binlerce göçmeni bilinçli bir şekilde Polonya, Litvanya ve Letonya sınırına götürüyor. Rusya’nın dışişleri bakanı Lavrov ise AB emperyalizmine “Türkiye modelini” tavsiye ederek Belarus’a göçmenler için ödeme yapılması gerektiğini vurguladı. Bu Rus emperyalizmi için adeta bir taşta iki kuş demek. Hem müttefik Belarus’un gelebilecek maddi yardımla sosyal-ekonomik durumunu düzeltebilmesi, hem de “Kale Avrupasına” karşı bir misilleme. Lukaşenko rejimi bir yandan bu olasılığı gözlemlerken, öbür taraftan AB’den koparabileceği tavizlere de bakıyor ve yaptırımların kalkması için hazırda bekliyor.

Bütün bunlar olurken sınırdaki göçmenler insani yardımdan uzak, gıda güvencesizliği ve açlık ve dondurucu soğukla karşı karşıya; geceleri sıcaklık sıfırın altına inerken göçmenler bir yandan da Polonya polisinin sert müdahaleleriyle yüzleşiyor. Polis mermi ve göz yaşartıcı gaz kullanmakta tereddüt etmiyor.

Bir Adım Daha Geriye Gidelim: Kapitalizmin Dinamikleri

Karşı karşıya olunan özgül buyken insanlar neden Ortadoğu ve Afrika’dan böylesi bir zulümle karşı karşıya olmayı göze alarak, açlığı ve ölümü göze alarak göç etmeye çalışıyorlar.

Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi:

Göç, kapitalist-emperyalist sistemin sosyal, siyasal, iklimsel ve ekonomik olarak sürekli beslediği, güçlendirdiği ve bazı dönemlerde ise -Suriye’de süregiden iç savaşta olduğu üzere- patlama noktalarına ulaştığı bir insanlık trajedisidir. Göç her ne kadar “bir bölgede” yaşansa bile, kapitalist-emperyalist sistemin dünya çapında işlemesinin sonucu olarak meydana gelir.

Ve yine Meksika Devrimci Örgütü’nün (Aurora Roja) belirttiği üzere:

Milyonlarca insanın doğduğu ülkede yaşayamaması nasıl bir sistemdir? Açlık ve işsizlik nedeniyle göçler artıyor; ekinleri yok eden ve kasırgaları, selleri ve kuraklıkları yoğunlaştıran küresel ısınma nedeniyle; gerici savaşlar nedeniyle; siyasi kaos ve giderek daha fazla ülkede işleri yürüten ve ayrım gözetmeksizin insanları öldüren suç çeteleri kendini gösteriyor. Beyaz üstünlüğü, erkek üstünlüğü ve yabancı düşmanlığının neden olduğu suçlar ve vahşet nedeniyle bunlar yaşanıyor. Bu dehşet, 270.000.000’den fazla göçmeni, bu dünyada hayatta kalabilecekleri bir yer aramak için hayatlarını riske atmak için  ülkelerinden uzaklaştırıyor.

Öncelikle devrimci komünistlerin ve bütün insanlığın bu insanlık krizi karşısında göçmenlerin ve mültecilerin haklarını “amasız”, “fakatsız” savunmak, karşı karşıya olunan ırkçı-şoven ve yabancı düşmanı dalgaya karşı ideolojik mücadele vermek gibi çok önemli bir sorumluluğu bulunmaktadır.

Kapitalist-emperyalist sistem tüm bunları içerir ve sorunun asıl temeli budur. Bu sistemin işleyişi, insanlık için bu dehşetlerden herhangi birine uygun bir çözüme izin vermez. Aksine, onları yoğunlaştırır. Dünyayı sarsan krizler, kapitalist sistemin kendi çelişkilerinden kaynaklanmaktadır ve bunların yalnızca insanların acılarını büyük ölçüde artırmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemi ayakta tutma sorunlarını da artırdığını anlamak önemlidir. Yalnızca komünist bir devrim ve amacı her türlü sömürü ve baskıyı ortadan kaldırmak olan gerçek bir sosyalist sistemin kurulması bu sistemi devirebilir. Bu devrimi mümkün kılan koşulların birçok ülkede ortaya çıkma olasılığının çok yüksek olduğu zamanlarda yaşıyoruz.

Israrla Teşhir Edilmesi Gereken İkiyüzlülük

Bir taraftan milyonlarca insanı acımasızca ülkesini terk etmeye zorlayan bu grotesk sistemin çarkları işlemeye ve insanları içerisinde öğütmeye devam ederken ikiyüzlülüğü her seferinde daha fazla teşhir olan bir “Kale Avrupası”yla da karşı karşıya olduğumuz her seferinde belirtilmesi gereken bir hakikattir.

Pandemi sürecinde göçmenleri ele aldığımız dosyamızda bu iğrenç ikiyüzlülükten bahsetmiştik:

Tarihin ironisi şu ki, Batılı emperyalist ülkeler, Aydınlanmadan bu yana “insan hakları”, “sivil haklar” altında “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganlarını, burjuva demokrasisinin kurucu unsurları olarak dillendirseler bile, insanların sadece hayatta kalabilmek için Akdeniz’i ufak plastik botlarla geçmeye kalkmalarına büyük gemilerle karşılık veriyor, tüm Avrupa sınırlarını dikenli-jiletli tellerle çevirerek, yüzbinlerce insanın, “Kale Avrupası’na” girmesini engelliyorlar. Tüm bunları da ırkçılık ve şovenizmi daha derinden besleyerek ve harekete geçirerek yapıyorlar.

Pandemi süreciyle göçmenlere yönelik saldırılar misliyle artmış durumdadır. Schengen Birliği ülkeleri 2020’de sınır güvenliklerini pandemiyi bahane ederek, daha da fazla kontrol altına aldılar. 20 ülkeyle sınırlarını tamamıyla kapadılar. Halbuki uluslararası mülteci haklarına göre, bu ülkelerin kendi ülkelerine iltica başvurusu için gelen insanları alı koymaları suçtur. Hiç de şaşırtmayan bir ülke olarak Macaristan, pandemi sürecinde bütün iltica başvurularını durdurmuştur. Göçmen derneklerinin ve STK’ların çalışmalarını yasayla “askıya” almıştır. İtalya ve Malta “pandemi nedeniyle” limanlarına gelen ve yaşama şansı çok az olan göçmenleri geri çevirmekteler. Tüm bu sonuçlar, pandemi sürecinde dolaşım ve iltica hakkının büyük oranda sınırlandığını ve bazı yerlerde ise yok sayıldığını çok açık bir şekilde göstermektedir.

Neye İhtiyacımız Var?

Öncelikle devrimci komünistlerin ve bütün insanlığın bu insanlık krizi karşısında göçmenlerin ve mültecilerin haklarını “amasız”, “fakatsız” savunmak, karşı karşıya olunan ırkçı-şoven ve yabancı düşmanı dalgaya karşı ideolojik mücadele vermek gibi çok önemli bir sorumluluğu bulunmaktadır. Bununla beraber göçmen ‘’krizi’’ bu sistemin temel dinamiklerinin farklı boyutlarda ve farklı özgüllerde işleyişinin bir sonucudur; bu dünya çapında toplumsal bir fay hattı olan göçmenlik meselesi her gündeme geldiğinde bu sistem teşhir edilmeli ve neden böylesi acılara sebebiyet verdiği anlatılmalı ve sahada kitlelerin bilincinin dönüşümüne devrimci komünistler tarafından önderlik edilmelidir.

Bu aynı zamanda burjuva demokrasisinin eşsiz ikiyüzlülükteki maskesini ve bu kriz karşısında kendisini “sol” olarak tanımlayan bin bir çeşit ekonomist-reformist yapının sosyal-şovenist ideolojik hatlarını da teşhir etmek ve eleştirmek, suçüstü yapmak anlamına gelir. Bunların herhangi birinin insanlığın kurtuluşunu temsil etmediği çok net bir şekilde anlaşılmalıdır.

Çözüm Aydınlanma değerlerine geri dönmek olmadığı gibi, “entegrasyon”, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganları altında emperyalizmin sömürgeci kırbacını şaklatmakta değildir ve olmayacaktır. İhtiyacımız olan GERÇEK bir devrimdir. Bob Avakian’ın mimarı olduğu yeni komünizm temelinde, sömürüsüz ve baskısız bir dünyanın kuruluşuna önderlik edilmesi gerekliliği kendisini yakıcı bir şekilde hissettirmektedir. Bu devrim başka bir dünya yaratmanın ve bütün gereksiz acılara son vermenin tek gerçek yoludur. Bugün hem küresel iklim krizine hem imparatorluk savaşlarına hem de sömürgeciliğin modern veçhelerine dur diyebilmenin, bunları süpürüp atabilmenin yolu komünizm hedefine yönelmiş sosyalist bir rejimin inşasından yani evet devrimden geçer!

Yeni Komünizm

Bizler, devrimin önderi Bob Avakian'ın mimarı olduğu Yeni Komünizm‘in takipçileriyiz. Bob Avakian'ın devrimci önderliğini takip eden, Yeni Komünizm temelinde dünyayı anlama ve değiştirme sorumluluğunu üstlenenleriz.

#DevrimDahaAzıDeğil

5 1 oy
Makaleye Oy Ver
Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Satıriçi Geribildirim
Bütün yorumları gör

YENİ KOMÜNİZM HAKKINDA GÖRÜŞLER

ACİL DURUM KAMPANYASI