Rejim, LGBTİ+’lara “Aile Yılı” ve yargı paketleriyle sürdürdüğü saldırısına yeni bir nitelik kazandırarak 12 Eylül günü yüzü aşkın hak savunucusu, aktivist ve dernek yöneticisini gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasından onlarca kişi tutuklandı diğerlerine adli kontrol uygulanırken gözaltıları protesto etmek isteyenler de gözaltına alındı…
Ne rejimin saldırıları ne de Türkiye’deki fobik saldırılar yeni değil. Bunlar kimi zaman münferit gibi gösterilen örgütlü şiddetin bir yansımasıyken kimi zaman da direkt devlet eliyle ve yargı sopasıyla örgütlenmiş saldırılardı. 12 Eylül’de derneklere, eğlence mekanlarına ve evlere yapılan operasyon açık bir şekilde LGBTİ+ varoluşunu hedef alıyor. Dosyalarda suç unsuru olarak belirtilen “müstehcenlik” açık bir şekilde LGBT+ olmak ile eşdeğer tutularak aslında bu varoluşun kendisinin müstehcen olduğu söyleniyor.
Halkta Yaratılmaya Çalışılan Algı
Operasyonların kapsamı çok geniş. Tutuklananlar arasında 2024 yılında KAOS GL’de bir haberi yayınlanan gazeteci Tuğba Tekerek’de bulunuyor; iddianameye göre “İnstagram sorumlusu”… Bütün bunların meşrulaştırılması ve toplum içerisindeki LGBT+ fobisinin güçlendirilmesi için rejim medya ayağından ve sosyal medya trolleriyle dört bir yandan LGBT+ varoluşunu kriminalize etmeye çalışıyor. Bütün haberlerinde “müstehcenlik”, “fuhuş”, “yurtdışı fonları” ifadelerini geçiriyor. Rejimin medya aparatlarından Türkiye Gazetesi el artırarak yurtdışından gelen paranın “iç savaş fonu” olduğunu söylüyor. Rejimin aparatları derneklerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini özendirerek değiştirmeye çalıştığını iddia ediyor. Bunlar korkunç derecede anti bilimsel ve tamamiyle ideolojik zırvalar: Kişinin cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği değiştirilebilir şeyler değildir.
İdeolojik Zemini Konsolide Etmek
Dünyada kazanılmış pek çok demokratik hakkın saldırı altında olduğu ve LGBTİ+ düşmanlığının tavan yaptığı kritik bir dönemeçten geçerken Türkiye’de rejim bir “Rusyalaşma” stratejisi içerisinde. Rusya, geçtiğimiz yıllar içerisinde cinsiyet uyum sürecini ve hormon hakkını tamamen kaldırdı, queer aktivistler ve dernekler büyük ölçüde yurtdışına taşınırken ülke içerisinde kalanlar tutuklandı ve ciddi yasal zorluklarla karşılaştılar. Son darbeyi ise Rusya Yüksek Mahkemesi 2023 yılında “LGBT hareketini” ekstremist olarak tanıyarak vurdu. Gökkuşağı bayrağı da dahil sembollerin hemen hepsi artık ekstremizm propagandası sayılıyor.
Türkiye’de de rejim benzer bir yol izliyor. Uzun süredir sosyal medya hesaplarının ve websitelerinin kapatılmasıyla devam eden süreç LGBTİ+’ların yasal ve meşru örgütlenmelerinin hedef alınmasıyla sürdürülüyor. Rejim bir taraftan yeni ve güçlü bir kutuplaşma yaratmaya çalışırken bir yandan da kendi ideolojik tabanını konsolide ediyor ve “makul bir şeytan” imajı yaratarak saldırılarının dozajını arttırıyor. Onur Yürüyüşlerinin yasaklanması, İstanbul Sözleşmesinden çıkılması ve Aile Yılı saldırısıyla çoklu boyut kazanan bu saldırılar geleneksel aile kurumunu güçlendirmeyi ve rejimin ideolojik ortakları olan tarikat örgütlenmeleri ve bilumum gerici grupların talep ve istekleriyle el ele yürüyor.
Hangi Aile Güvende?
Şüphesiz ki rejimin ailem güvende derken güvene almak istediği erkek egemenliği ve geleneksel aile yapısıdır. Köktendinci gericiler için ailede esas olan erkektir, erktir. Kadın ve çocuklar her anlamda talidirler. Kullanılabilir, sömürülebilir ve hatta öldürülebilir olarak görülürler. Nitekim rejim çocukları MESEM’lerde ucuz işçiler olarak kullanırken kadına biçtiği değeri onun sürekli çocuk yapması veya yapabilme kapasitesi üzerinden tanımlar. Acı ironide tam da buradadır: Rejimin LGBTİ+’lara çoklu saldırısının başladığı sırada 17 yaşındaki genç bir kızın ailesi tarafından zincirle odasına bağlandığı, Amed’de bir kadın cinayetinin daha gerçekleştiği bir ortamda ailenin güvenliğinin muhtevasının ne olduğu kendisini gösterir: Gerici ve baskıcı erkek egemenliğinin güvence altına alınması.
Çoklu Saldırı Karşısında Çoklu Direnişi Örgütlemek
Bu saldırıların boyutu çokludur yani aynı anda birden fazla koldan gerçekleşir. Medya ve sosyal medya üzerinden gerçekleşen karalama ve iftira saldırıları, yargı ve kolluk tacizi, sansür, itibarsızlaştırma, kazanılmış hakların geri alınması, kriminalize etme. Varoluşa yönelik bu saldırılar bir gün resmi televizyonda yayınlanan Gökkuşağı Faşizm gibi çarpık “belgesellerle” bir gün ise örgütlenme özgürlüğüne saldırı şeklinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla direnişin de çoklu ve birleşik bir zeminde örgütlenmesi gerekir. Rejimin ve onun sosyal tabanıyla aygıtlarının saldırılarını LGTBİ+’lar ile beraber göğüslememiz gerekiyor bu bizlerin asgari devrimci sorumluluğudur. Dayanışma ağlarını kurup, temel demokratik talepler için mücadele ederken saldırılar karşısında cesur ve dirayetli olabilmeliyiz. Bugün transların hormon hakkına yönelik saldırılarla eşcinsel ilişkilerin kriminalize edilmeye çalışılması toplumun gerici zeminde kutuplaştırılmasının amacıdır. Bizler düşmanın nefreti karşısında LGBT+’ların onurlu varoluş mücadelesini kucaklayabilmeliyiz.
Direniş ve Dayanışmayı Devrim Temelinde Ele Almalıyız
Mao Zedong’un söylediği üzere baskının olduğu yerde direniş de olacaktır. Gözaltı ve tutuklama saldırılarının hemen arkasından yüzü aşkın kişinin cesurca bir araya gelmesi, gözaltına alınmalarına rağmen dik duruşlarından taviz vermemesi bunun güzel bir örneğidir. Bununla birlikte bugün şayet ataerkinin, geleneksel düşünüş biçimlerinin, sömürü ve baskı düzeninin yok olmasını istiyorsak bunu yaratan ekonomik ve toplumsal örgütlenme biçimi olan kapitalizmin alaşağı edilmesi gerekir. Bu, direniş ve dayanışmayı topyekün kurtuluş için devrim temelinde örgütleyebilmek gerektiği anlamına gelir. Devrim ciddi bir iştir ve içerisinde bulunduğumuz zamanlarda hiç de kolay bir iş değildir. Nitekim devrim, bilimsel komünist çizgiye sahip kararlı bir öncüyü gerektirir. Bugün Bob Avakian’ın yeni komünizmine dayanan bu öncünün inşası en yakıcı görevimizdir. Şimdi bu saldırı dalgasına karşı durmalı ve öncünün inşası için kararlı bir şekilde çalışmayı sürdürebilmeliyiz.