Bir Stand-Up’ın Ardından “Zor Zamanlarda” Sanat Üzerine

Deniz Göktaş’ın Harbiye’de oynadığı “Ölü Deniz” adlı gösterisi Youtube’a yükleneli henüz birkaç gün oldu ve izlenme sayısı milyonu aştı. Bu sistemin işleyiş biçiminden ve sonuçlarından rahatsızlık duyan kesimlerin yoğun ilgisini gördü. Özellikle Erdoğan’a yönelik eleştiriler sosyal medyada milyonlarca kez izlendi. Bu makalede “Ölü Deniz”in neyi başardığı ve insanları bir araya getiren duyguların neleri ortaklaştırdığı üzerine bazı önemli hususları ele almaya çalışacağım.

Ölü Deniz ile ölü toprağını atmak

Deniz’in bir buçuk saate süren gösterisi bir solukta izleniyor. Gösteri sadece karşı kampı eleştirmekle kalmıyor aynı zamanda bizden absürtlükleri, “sıradanlaşmış” ve üzerine düşünülmeyen “biz hallerini” de ele alıyor. Toplamda birçok konuya giren gösteri, toplumsal örüntüyü nakış gibi işlemesiyle üzerine çok çalışıldığı fikrini veriyor. Şüphesiz böylesi bir eser sadece “yoğun emek” harcamakla ortaya çıkmıyor. Aynı zamanda sanatçının kendine has yetenekleri, naifliği ve “sıradanlığı” altında yatan güçlü zekasıyla, olmakta olanın neden ve nasıl olmakta olan olduğunun derinlemesine analiziyle mümkün olabiliyor.

Deniz’in belki de en güçlü yanı her şeyi eleştirirken nefret suçu diyebileceğimiz ağır hatalara düşmüyor olması. Bunu sadece “bizim” tarafa yönelik değil, geniş toplumsal bağlamda da yapabiliyor. Özellikle bu ülkede Siyasal İslama yönelik haklı öfkenin nasıl islamofobiye dönüşebileceği ince çizgisinin gösterdiği dalgıç esprisinde gözlemleyebiliyoruz.

Deniz’in keskin ama kesinlikle hadsiz olmayan dili, anlattığı hikayelerindeki yoğun ve detay bilgi, bir kameranın aynı sahneyi birden farklı açıdan çekmesi gibi insanın zihninde canlanıyor. Şüphesiz tüm bunlar Deniz’in sosyal bilimlerle iç içe olmasının yanında, sinema okumasının da getirdiği bir avantaj olarak duruyor.

Ölü Deniz gösterisinde en fazla rejimin -aynı zamanda Celal Şengör gibi bu sistemin suçlarını grotesk biçimde savunup, uygulayanların- kesif eleştirisinin yapılması, milyonlarca insanı sadece güldürmekle kalmıyor, aslında “ortak” duygulara ses oluyor. İnsanların demek istediği ama diyemedikleri, Deniz’in gösterinde mizahın gücüne yaslanarak – Nazım’ın tabiriyle mizah kavganın müzikisidir-, bilinen ve bilindiği sanılan ama bilinmeyen yanlarıyla da ses oluyor. Gösteriyi Harbiye’de izleyenlerin ilk izlenimi neydi bilemiyorum ama Youtube’ta video yayınlandıktan sonra ilerici saflarda yükselen koca bir “helal olsun” oldu. Aslında Deniz, “Ölü Deniz” ile birlikte, rejime karşı olan öfkenin sürekli seçimler/ittifaklar yoluyla gemlenip geriye doğru çekilmesinin dışına çıkıyor. İnsanların faşizm, mutlak butlan ve “terörsüz Türkiye süreci” kıskacına alınmasının sınırları dışına çıkarak, yaşanmakta olan şeylere sanatın yaratıcı ve zengin yelpazesi içinde eleştirel bir çerçeve sunuyor.  

“Şimdi ne olacak” hali

Ölü Deniz’in milyonu aşan izlenmesinin ardından çoğunluğun kafasında olan şey, “Deniz’i alırlar mı” oldu. Evet bu soru çok meşru ve nedeni 23 yıldır iktidarda olan ve son 10 yıldır konsolide olmuş İslamcı Türkçü faşist rejimle ilişkili. Rejim son 10 yılda, bu cumhuriyetin kurucu kodlarına sadık olan “muhalefet” de dahil olmak üzere, Kürtler, devrimciler, sosyalistler özcesi tüm ilerici kesimlerden binlerce insanı içeri atıp, on binlercesini göçe zorlayıp yine on binlercesi hakkında soruşturma açtığı için insanlar bu haklı soruyu soruyorlar.

Fakat -evet burada kritik bir fakat var- insanların ilk aklına gelen şeyin bu olmasının negatif bir yanı da var. Çünkü insanları böylesine düşünmeye ve gülmeye sürükleyen bir buçuk saatlik gösterinin ve onun sanatçısının yaptığı şeyi yapmaya devam etmesi gerektiği, bunun hem sanatsal olarak hem de toplumsal olarak bir ihtiyaç olduğu hakikati yerine “şimdi ne olacak” sorusunun sorulması, ceberut rejimin baskı aygıtlarının çerçevesinin “norm” olarak alındığı anlamına geliyor. Sadece bu gösteri şahsında değil, genel olarak tüm toplumda ortaya çıkan güzelliklerin ve yaratıcı etkilerinin teşvik edilmesi, böylesi bir teşvik sonrasında ortaya çıkabilecek  atmosferin güçlendirilmesi tutkusu yerine, “aldılar mı alacaklar mı” kaygısına dönüşmesi, tam da rejimin “ensenizdeyiz” diye yaratmak istediği siyasi iklimi güçlendirebilir.

Fakat -kritik fakata ek olarak – bir kez daha vurgulamak gerekir ki insanları “aldılar alacaklar” kaygısına sürükleyen şeyin temeli bu sistemin artan oradan toplumun üzerine bir karabasan gibi çökme etkisidir. Yine de rejimin tüm saldırılarına rağmen, saldırıların bir “norm” olarak kabullenir hale gelinmesi, genel olarak ilerici güçleri pasifize eder ve doğrudan güzelden yana olan pozitif unsurları daha savunmasız hale getirir. Bu yüzden, “zor zamanlarda” yapılan güzellikler, daha büyük şeyler için -baskının ve sömürünün olmadığı bir gelecek için- sahiplenilmeli, bu güzelliklere yönelik yapılan her türden baskının karşısında olunmalıdır.

Böylesi bir çalışmada, başta yaratıcısı Deniz Göktaş olmak üzere, tüm emeği geçenlere sonsuz teşekkürler…