7 Ekim 2023 İsrail-ABD ortak yapımı bir soykırımın başlangıcı oldu. Soykırım, Ortadoğudaki tüm dengeleri değiştirirken Gazze halkı üzerine ABD’nin Hiroşimada kullandığı atom bombasına eşit yıkım gücünde yani 223.000 ton bomba atıldı. Yüz bini aşkın insan ölürken daha da fazlası yaralandı. Bugün Gazze devasa bir moloz yığınına çevrildi. Verip verebileceğimiz bu dehşet istatistiklerin hiçbiri Filistin halkının yaşadığı toplumsal acı ve travmaları tarifleyemez.
Soykırımın başlaması aynı zamanda Orta Doğu’da da emperyalist güçler arasındaki kızışmanın akut bir biçimde dışa vurumuna dönüştü. Suriye’de rejim düşerken ABD İran’a saldırdı. Lübnan’da Hizbullah’ın da ağır darbeler alması “Direniş Ekseni” olarak geçen hattı fiilen bitirdi. Türkiye’de Erdoğan’ın önderlik ettiği İslamcı-Türkçü faşist rejim bu değişikliklere göre rotasını şekillendirdi. Orta Doğu’nun bu yeniden dizayn olma durumu ABD emperyalizminin Türkiye ile olan ilişkilerinde değişikliklere neden oldu. Özellikle Suriye’de Esad rejiminin düşmesiyle beraber Suriye’nin kendisine bağlı stabilizasyonunu isteyen Trump yönetimi Erdoğan ile kimi fikir ayrılıklarına rağmen ortak hareket etti. Bu ilişki bununla da sınırlı kalmadı. NATO karargahının İtalya’dan Türkiye’ye taşınması tartışmaları ve Trump’ın Gazze için öngördüğü “Barış Planı”na Türkiye’yi de dahil etmesi rejimin Orta Doğudaki konumlanışını da değiştirdi. İçeride ise bir yandan “Terörsüz Türkiye” ve terörü bitiren büyük lider olarak şoven kitleleri konsolide etmeye çalışırken Filistin diskuruyla da İslamcı mahalleyi yeniden konsolide etmek istedi.
Rejim her daim Filistin halkının yanında olduğu, Erdoğan’ın mazlumdan yana tavır takınan büyük lider olduğu palavralarını soykırım başladıktan sonra daha da güçlendirdi. Zaman zaman siyasi söylemlerini iyice sertleştirerek gerekirse Kudüs’te namaz kılacaklarını dahi söyledi. Ancak hakikat; BDS ve Filistin ile ilgili çalışma yürüten pek çok oluşum ve Metin Cihan gibi cesur gazeteciler sayesinde tekrar ve tekrar ortaya çıktı. Rejim, soykırımcı İsrail ile büyük bir ticaret ilişkisine sahipti ve bundan kolay kolay vazgeçmek istemiyordu. Demir-çelikten, enerjiye, kablo, altyapı, inşaat malzemeleri ve çimentoya ve savunma sanayisine kadar İsrail ile geniş hacimli bir ticaret ağı vardı.
Türk burjuvazisinin de İsrail ile ticaret ilişkileri bir hayli gelişkindi. Örneğin Koç Holding: Bir yandan Koç ailesinin önemli isimlerinden Ömer Koç yaptığı bir konuşmada olanları soykırım olarak nitelendirdi ancak Koç’ların İsrail ile olan ticaret ilişkisi bir hayli gelişkin. Örneğin Otokar firması İsrailli Rafael savunma şirketine parça tedariki yaptığı gibi Koç’un iki iştiraki olan Beko ve Düzey markaları 2023 yılında İsrailli finans şirketi Nayax ile merkezi ödeme platformu antlaşması imzaladı.
Yetmedi, rejimin en gerici simalarından Özlem Zengin mecliste yaptığı konuşmada Ceylan Boru Hattından İsrail’e giden petrolden kazandıkları geliri övdü ve ekledi varil başına “1.2” dolar alıyoruz.”
Ülke içerisindeki haklı protestolar ve rejimin kendi kitle tabanında Filistin meselesine paralel yaşadığı güç kaybı sonucu 2 Mayıs 2024 tarihinde yani soykırımın başlamasından bir yıl sonra alınan kararla İsrail ile tüm ticaret askıya alındı; artık gümrüklerden İsrail kodlu hiçbir ürün girip çıkmayacaktı. Ancak rejimin ve Türk burjuvazisinin İsrail ile olan ticaret ilişkisi hız kesmeden devam ediyordu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve İsrail İstatistik Bürosu’nun verileri açık bir ihtilaf halinde. TÜİK 2024’te alınan karara istinaden İsrail ülke kodunu kaldırmıştır ancak normalde ticaretin sıfırlandığı ülkelerde ülke adı listede sıfır olurken İsrail ismi tablolarda gizli olarak tutuldu. Rejimin yalanları burada da son bulmuyordu. Türkiye’de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun erişim engeli getirdiği CBS verilerine göre (Birleşmiş Milletler COMTRADE tabanında doğrulanmıştır) İsrail 2025 yılında Türkiye’den 2,12 milyar dolar ürün ithal etmiştir. Türkiye hala İsrail’in 10. büyük ticaret partneridir. Her ne hikmetse 2025 yılı dış ticaret verilerinde de 2,1 milyar dolarlık bir “Gizli Ülke” gözükmektedir.
Bu verilerin hakim sınıflar içerisindeki kimi muhalefet pozisyonundaki güçler tarafından da eleştiri konusu edilmesi üzerine rejim en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam etmiş ve daha fazla yalan söylemiştir: Ticaret Bakanlığı yaptığı açıklamada bu sevkiyatın tamamen Filistin’e ve Filistin halkının ihtiyaçlarını karşılamak için gönderildiğini söylemiştir. Rejimin yalanının doğru olduğunu kabul edersek Filistin’e birkaç ay içerisinde %600’lük ihracat artışı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Daha da kötüsü Filistin koduyla Hayfa limanlarına gönderilen ürünler ağırlıklı olarak; çelik, elektronik devre, kimyasallar, makine ve hazır betondur. Siyonist İsrail’in bir moloz yığını haline getirdiği, ekonomisi tamamen çökmüş Gazze ve Batı Şeria’nın milyonlarca dolarlık ağır sanayi malzemesi almasının mantıklı tek açıklaması ürün faturaları Filistin’e kesilirken fiilen teslimatın İsrailli şirketlere yapıldığıdır.
İsrail-Türkiye Çatışması ve Kızışan Çelişkiler
Filistin halkı faşist rejimin umurunda olmamıştır. Bu ülkede ister Kemalist klik ister İslamcı klik başta olsun Filistin halkıyla devlet nezdinde hiçbir zaman gerçek bir dayanışma olmamıştır. Bir burjuva diktatörlüğü olarak Türk devleti kendi hakim sınıflarının çıkarlarını gözetmiş; savaş ve yıkımın olduğu yerleri potansiyel rant alanı olarak bellemiştir. Bugün Türkiye’den giden inşaat malzemelerinin apartheid yerleşimlerinin kurulumunda kullanılmadığını düşünmemek için hiçbir sebep yoktur.
Bütün bu veriler ortadayken Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmalar ve rejimin yönetici düzeyindeki kadrolarının sosyal medya paylaşımları hakikatle çelişkili gibi durmakta ve halk kitlelerinin kafalarını karıştırmaktadır. Erdoğan, BM kürsüsünde İsrail’in soykırımcı bir zihniyete sahip olduğunu söyleyip bütün BM ülkelerinin Filistin’i tanıması için davet etmiştir. Netanyahu ise Erdoğan’a tiran ve Yahudi halkının düşmanı demiştir. Doğrudur, İsrail soykırımcı bir ülkedir Erdoğan’da bir tirandır ancak esas mesele bu diplomatik çatışmaların hangi zeminde vuku bulduğudur. 7 Ekim sonrası oluşan yeni koşullardan biri de cihatçı köktendinci HTŞ’nin Batı emperyalizminin ve Türkiye’nin de desteğiyle Esad rejimini devirmiş olmasıdır. Bu başta ABD emperyalizmi olmak üzere bölgesel gerici Türkiye ve emperyalizmin uygulayıcısı İsrail için birer fırsat anlamına geliyordu. Ancak bu fırsatların da birbiriyle çelişki halini bulunduğunu anlayabilmek gerekiyor.
Destabil ve tanınmak isteyen yeni bir Suriye hükümeti İsrail’in neredeyse kuruluşundan beri sahip olduğu tüm Golan Tepelerinin hakimiyeti hülyasını gerçekleştirebilmesi için bir zemin sundu. Türk hakim sınıfları hem bölgesel bir savaşın genişleme ihtimali hem de Rojava’da bağımsız bir Kürt devletinin kurulma ihtimaline karşı stabil ve üniter bir Suriye isterken İsrail ise bölgesel çıkarlarını ilerletebilmek adına parçalı ve güçsüz bir Suriye’yi arzulamaktadır. Tam da bu yüzden Esad’ın devrilmesinin hemen akabinde İsrail, Suriye’ye ait hava savunma sistemlerini ve mevzileri hızlı bir şekilde yok etmiş, Dürziler’in merkezi yönetimle olan çelişkilerini kızıştırmıştır. Diğer yandan ise Türkiye’nin Suriye’de askeri varlığı da İsrail’in çıkarları için kabul edilemez bir durumdur. Bu diplomatik gözüken savaşın belirleyici nedenlerinden birisi bu çelişkidir.
Gazze Barış Planı ve Rejim
Bir diğer çelişki ise Trump’ın Gazze Barış Planı dediği saçmalıktır. Barış Planı olarak sunulan aslında Gazze’de soykırımın devamı Batı Şeria’da ise cinayetlerle toplu bir yerinden etme projesidir. Sözde barış başladığından bu yana İsrail binlerce insanı daha öldürmüş, yardım kuruluşlarının gelişini yasaklamış ve yerleşimciliğini genişletmiştir.
Türk hakim sınıfları için bu olayın birden fazla boyutu vardır. Yine Suriye meselesinde olduğu gibi Orta Doğu’nun bu yeniden şekillenişinde pozisyon almak istemektedirler. İçerisinde oldukları her türlü senaryonun kontrolünün daha rahat yapılabileceği, daha efektif olacağı kanaati içerisindedirler. İkincisi, İsrail ile yaşadığı çelişkiler ve çıkar çatışmalarında bunu bir koz olarak kullanmak istemekte ve hatta tıpkı Suriye’de yaptığı gibi kendisine ideolojik olarak uyumlu unsurları beslemek istemektedir. Bir diğer boyut ise rant boyutudur. Trump’ın akıl almaz planı Gazzelilerin %90’ının bölgeyi terk etmesini ve beraberinde ABD emperyalizmi öncülüğünde “Gazze’nin Yeniden İnşası” planını gündeme getirmektedir. Bu devasa bir altyapı çalışmaları, inşaat ve enerji ve bunlara bağlı tali sektörler üzerinden sağlanabilecek korkunç kar oranlarını akla getirmektedir. Türk hakim sınıfları tıpkı Suriye’de ve Irak’ta olduğu gibi buradaki pastadan da pay alabilmek istemektedirler.
Görevler
Bugün iyiden yana olan vicdanlı herkesin rejimin Filistin meselesindeki ikiyüzlülüğünü teşhir etmesi ve tam ambargo talebinde birleşebilmesi yakıcı bir önem taşımaktadır: Halka nasıl yalan söyledikleri, bir soykırım üzerinden kar elde edecek seviyede bu sisteme entegre oldukları tekrar tekrar dile getirilmesi gereken bir hakikattir. Devrimci komünistler rejimin teşhirinde ve işgal devletine karşı olan kampanyalarda toplumun geniş kesimleriyle bir araya gelebilmelidir. Bununla beraber devrimci komünistler gerçek çözümün ne olması gerektiğine ilişkin yeni komünizmin perspektifini yani: İsrail’in emperyalizmin uygulayıcısı siyonist ve teokratik bir ülke olduğu, varoluşunun Filistinlilerin kitlesel katliamı üzerine kurulu olduğu ve var olma hakkının olmadığı, bununla beraber Hamas ve benzeri örgütlerin köktendinci örgütler olduğu bunların herhangi bir özgürlük vadetmediği ve son tahlilde emperyalizm ile köktendincilik arasındaki çelişkinin özgün bir çelişki olarak birbirlerini güçlendirdiği buna karşı mücadele edilmesi gerektiği gibi temel noktaları doğru bir şekilde aktarılabilmelidir. Bu ajitasyon ve propaganda ile doğru siyasi çizgiyi somut kimi taleplerin olduğu yerlere götürebilmeli buradaki ilerici muhteva üzerinde çalışabilmeliyiz. Yani “tam ambargo” gibi taleplerle rejim üzerinde baskıyı artırabilecek boykot ve eylemlerin parçası olmalı bir diğer yandan ise sorunun temelini ve çözümü ortaya koyabilmeliyiz.