11 Ekim 2026’da, Halkın Günlüğü gazetesinde, “Proleter Enternasyonal Mücadele ve Haydar Kutan!” -bundan sonra PEM Makalesi olarak anılacaktır- adlı bir yazı yayımlandı. Bu yazının yakın zamanda kaybettiğimiz Haydar Kutan’ın üzerine yazıldığı söyleniyor. Lakin ilerledikçe, meselenin bir nevi “bağcıyı dövmek” olduğunu gözlemliyoruz. Yazar, Haydar Kutan’ın -bundann sonra Hoca diyeceğiz- enternasyonalist niteliğine vurgu yapmak adına, Avakian ve dolayısıyla yeni komünizm hakkında asla gerçek olmayan ithamlarda bulunuyor. DEH’in kuruluşunda, kuruluş esnasında ve sonrasındaki çizgi tartışmalarında başat rol oynayan DKP (RCP)’yi tepeden inmeci olarak suçluyor ve daha ağır olanı ise; Nepal’deki çizgi tartışmalarına yönelik aslında DKP tarafından bir şey söylenmediğini, Avakian’ın derdinin -tıpkı Prachanda da olduğu gibi- kendi hatalı çizgisinin sekter bir şekilde dayatılması olarak özetliyor.
Bu siteyi takip edenler bilir ki, son 10 yıldır bütün karaçalmalara, bütün sataşmalara rağmen asla bir polemiğe girmedik. Bütün itibarsızlaştırma propagandalarına rağmen, “karşılıklı salvolar” üzerinden kendi kitlesini memnun etmeye yönelik olan ama devrimin temel çizgi sorunlarıyla ilgilenmeyen tüm tartışmalardan kaçındık. Hakikate, kanıta ve belgeye yaslanmak yerine “anlatıya” (narativ) yaslanan tüm tartışmalardan uzak durduk. Bu yazıda da öyle yapacağız. Tartışmamızı iki temel sorun olan Nepal’de “Yeni Tipte Devlet” teorisi ve Komünist Önderlik Anlayışı üzerine oturtacağız. Yoldaşlar kusura bakmasınlar ama biraz “kendimizi dayatacağız”!
Materyalist bir tarih okuması mümkün mü?
Hemen cevap verelim; mümkün ve bir o kadar da zorunlu. Başka türlüsü zaten idealist ve metafizik bir tarih okuması olur. Peki tarih nasıl okunur? Tarih bilimi nedir? Bu bilimin yöntem ve yaklaşımı nedir? Şimdi biraz bunları açalım.
Tarih bilimi, insan topluluklarının gelişimini, süreklilik ve kopuş temelinde, birbiriyle spiral bağlantılı dinamikler içerisinde anlatmaya çalışan, neden sonuç ilişkilerine dayanan, kanıtlara dayalı, objektif bir bilim dalıdır. Marks’ın yaptığı ise, insan toplulukları ilişkilerini, üretim ilişkileri içerisinde değerlendirerek, insan toplumunun nasıl ortaya çıktığını, nasıl çeşitli toplumsal formasyonları oluşturduğunu ve yine üretim ilişkilerinin bu aşamasında -kapitalist- sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişin mümkünlüğü ve zorunluluğunu objektif (bilimsel) olarak göstermesidir. Marks’ın tarih anlayışı, insan topluluklarının üretim ilişkilerinden ve dolayısıyla sınıf mücadelesinden bağımsız değildir. Marks “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” derken, objektif bir duruma işaret etmek için söylemiştir.
Tarihin maksatçı okuması yani herhangi bir olayın içerisinden geçtiği toplumsal kargaşalardan, dinamiklerden ve evet raslantısallıktan bağımsız olarak ideolojik ön kalıplarla yapılan tarih okumasıdır. Örneğin kaçınılmazlık teorisi. Marksist saflarda tarihin kaçınılmaz olarak komünizme gittiği erekselci düşünce yapısı. Bu anlayış tarihin antagonist çatışmalarının ancak komünist bir toplumla çözülebileceği ve bunun maddi evrensel bir zeminin bulunduğu ve buna zorunlu olduğumuz bilimsel yöntemiyle taban tabana zıttır. İlki bir maksada odaklıyken -metafizik bir komünizm tutkusu- ikincisi ise, temel çelişkileri, dinamikleri, zorunlulukları ve raslantısallığı objektif olarak değerlendirmenin sonucunda, tarihin eğilim yasalarını -evet tarihin yasalarını değil, eğilim yasalarını- anlatır, baskının ve sömürünün olmadığı bir dünya için olası yolları ve kaçınılmaz olan mücadeleyi bizlere sunar.
PEM makalesinin temel yöntemi maksatlı tarih okumasıdır; yazar, bilimsel bir tutarlılıkla, tarihin ve olguların ele alınması yerine, hep bir “kişisel anlatıya” dayanır. Refarans yok, birincil kaynak yok! Yazar adeta doğaçlama yapıyor. Nepal’deki devrimin yenilgisinin temel nedenlerini, çizgi sorunlarını anlatmak şöyle dursun, kişisel görüşlerin ötesine geçmiyor. Kişisel anlatı -aslında postmodernizmin belirgin özelliklerinden biri olarak, bireyin tarih karşısındaki duruşunu, objektif realiteden çıkarak değil, birey için bireysel saiklerle anlatım yöntemi- Prachanda’nın ağzından “Cihan Roy yoldaşın eleştirileri bizi korkutuyor” gibi iddialarda bulunuyor. Anlaşılan Hoca yoldaş o kadar “korkutmamış” ki, Prachanda revizyonizm batağından Nepal hakim sınıfları saflarına doğru hız kesmeden yol alabildi.
Komünizmin tarihine ilişkin çıkan kitaplara baktığınızda, ezici çoğunluğu bireysel anlatıdır. Yazarlar hep kişisel olarak yaşadıklarını, komünizmin nasıl karabasan gibi hayatlarının üstüne çöktüğü ve çoğu zaman “demokrasi” tarafından kurtulduktan sonra nasıl “çiçeklendiklerini” anlatırlar. Daha fazla “tarihsel” iddia taşıyanlar ise, çoğu zaman soğuk savaş dönemi tarihçilerine yaslanırlar ki bu tarihçilerin bir çoğu emperyalizmin hizmetindedirler, emperyalistler tarafından fonlanırlar. “Bağımsız” olanlar ise, bu gerici anti-komünist tarih ekolünün düşün dünyasının etkisi altındadır. Bu maksatlı ve bireysel tarih okuması, “kişinin deneyimlerini” esas almayı zorunlu kılar. Kişi anlattığına göre bu yaşanmıştır ve hakikattir. PEM yazarı da benzer yönteme başvurmaktadır: kendi kişisel “deneyimlerine”. Ve bizlere bu “deneyimlerin” esas alınması gerektiğini söyler; çünkü bunlar zaten hakikattir. Olguları, tarihsellik içerisinde, objektif olarak, kanıta dayalı anlatmak yerine -yazar bir tane birincil kaynak sunmamıştır-, “benim ağzımdan çıkan her söz hakikattir” biçiminde anlatmaya devam eder. Aslında bu tarih anlatısı yazarın “kendini dayatma” diye rahatsız olduğu şeyin oksimoron biçimde ifade bulmasından başka bir şey değildir. Bu aslında ilk kurşun gibidir; birileri kendini dayatmadan “üst-dayatma”yı (super-imposition) gerçekleştirme de diyebiliriz.
Nepal ve Devrimin Sorunları
Nepal Devrimi, Nepal’den yoldaşların bir yol büküntüsü, “Prachanda’nın tek başına iktidar olma arzusu” -bu anti-komünist salvoya sonradan değineceğiz- değil, bizzat uluslararası komünist hareketin çizgi sorunlarının Nepal şahsında vuku bulması sonucunda ortaya çıktı. Özcesi, Nepal’deki devrimimizin yenilgisi, geçmiş proleter devrimlerin doğru bir sentezi ve günümüz dünyasında doğru bir uygulanabilirliği hususlarındaki çizgi ayrımları sonrasında gerçekleşti. Mao’nun tabiriyle “bir ikiye bölündü, tersine döndü”.
Yoldaş Bob Avakian, geçmiş sosyalizm deneyimlerinin, devrimlerimizin nitelikleri ve evrimlerinin, geriye dönüşlerin doğru bir analizini yapıp, yeni bir senteze -yeni komünizm- dönüştürdü. Bu yeni komünizm, komünizmin kendi bünyesinde bulunan kritik çelişkinin çözümlenmesini temsil eder. Yeni komünizm, önceki dönemlerde geliştirilen komünist teorinin bir devamı ancak aynı zamanda da onun üzerine nitel bir sıçrayış ve bazı önemli noktalarda ondan kopuştur. Avakian’ın Yeni Komünizmini anlamak -ve tabii ki eleştirmek- istiyorsak, BA’nın önemli eserleri olan Yeni Komünizm, Atılımlar ve son majör çalışması İnsanlık Uçurumun Eşiğinde’den yararlanılmalıdır.
PEM makalesinin Nepal Devrimi’nin nasıl yenilgiye uğradığına ilişkin görüşleri özetle şöyle: 1.) “Prachanda Yolu dayatıldı”, 2.) “taktikler stratejiyi yedi” ve 3.) “füzyon” savunuldu. Yazarın ele aldığı bu üç husus kendi başına önemlidir ama Nepal devriminin nasıl yenildiğinin temelini açıklamaz.1
DKP’nin sırasıyla 2005, 2006, 2008, 2009 ve 2012’de yapmış olduğu bir çok mektup ve makalede de belirtmiş olduğu üzere -ki yazarımız DKP’ye şöyle demekte “bazı eleştiriler yöneltse de berrak bir tavır ortaya koymaz- sorunun kendisi “füzyon” ya da “taktiklerin stratejiyi” yemesi değil, bir bütün olarak, komünist devrim diye ifade ettiğimiz şeyin gerçekten de devrimci bir çizgide olup olmaması üzerinedir.
DKP’nin 2005’te bizzat NKP (Maoist)’in önderliğine yolladığı mektupta açıkça bu sorunlar belirtilmiştir:
“Proletarya diktatörlüğü ve demokrasi sorununda politik çizgi ve yaklaşıma dair her geçen gün artan kaygımız sadece soyut teorik noktalar üzerine kaygılar değildir. Aynı zamanda ülkenizde eski devlet ölüm döşeğindeyken ve eğer devrim zafer ile sonuçlanacak olursa; nasıl bir devlet monarşinin yerine geçecektir, dünya siyasetinde bu yeni devlet nasıl bir rol oynayacaktır ve dünya proletaryasının mücadelesinin ilerletilmesine nasıl bir katkı sunacaktır şeklinde boy verecek olan devrimin acil görevleri sorununu da birebir ilgilendirmektedir…
Bizim kaygılarımız iki temel noktada yoğunlaşmaktadır. Birincisi; “Yeni Devlet”te sunulan sosyalist geçiş sürecinde demokrasi anlayışının sosyalist toplumdan komünizme geçişteki temel sorunları gözden kaçırarak, özellikle de proletarya diktatörlüğü olmadan komünizme geçişin ve toplumun dönüştürülmesinin mümkün olmadığı anlayışına gereken önemi vermemesidir/yadsımasıdır. İkinci olarak da yine “Yeni Devlet”teki hatalı demokrasi anlayışıyla bağlantılı olarak yeni demokratik devlet (halkın cumhuriyeti) kurma zorunluluğunun hafifletilerek Nepal Halk Savaşının acil görevi/hedefi olmadığı ve bunun yerine bir çeşit/tip burjuva-demokratik cumhuriyetinin inşa edilmesinin zorunlu bir aşama/adım olduğu şeklinde savlar ileri sürülmektedir.” (vurgular bize ait).
Temel çizgi ayrışımı: Yeni Tipte Devlet ve Proletarya Diktatörlüğü
NKP (Maoist)’in Yeni Tipte Devleti, bir geçiş aşaması olarak burjuva demokratik devletin zorunluluğuna dayanıyor ve bunu reel politik bir bakış açısıyla Nepal’e özgün olarak nitelendiriyordu. Bu modeli şimdiye kadar “denenmemiş bir model” olarak sunuyorlardı. Halbuki Şili’deki Allende de, benzer bir şeyi savunduğu için, karşı devrim tarafından zorla bastırılmıştı. DKP, mektuplarında proletarya diktatörlüğünü hedeflemeyen bir devrim girişiminin asla başarıya ulaşamayacağı, ulaşsa bile bir burjuva devrimi olacağını defaatle ele almasına rağmen NKP (Maoist)’in verdiği cevap “dogmatiklik”, “özgüllük”, “devrimin reel problemlerini” anlamama gibi savuşturmalardı. DKP’den yoldaşlar, Nepal’de monarşinin yıkılması için yedi partili ittifakın “kendi başına” problem olmayacağı, ama böylesi bir ittifakın burjuva demokratik diktatörlüğü değil proletarya devrimini güçlendirmesi gerektiği, müdahalelerine rağmen neredeyse 1.5 yıl sonra aldıkları cevap “bunlar Marksizmin ABC’siydi”. NKP (Maoist) geçiş döneminde bir anayasanın yazılacağı ve bu geçiş sürecinde “ne proletaryanın ne de burjuvazinin yönetmediğini” söylüyorlardı. Peki temel sorun şu, iktidar şayet bir siyasetin sorunuysa ve şayet bir sınıfa tekabül ediyorsa, Nepal’de kimin iktidarı söz konusu?
NKP (Maoist)’in Yeni Tipte Devlet’i, burjuva demokrasisini zorunlu görme teorisi bir “taktik” değildi ve çizgilerinin temelini belirliyordu. Bu çizginin önderi ve savunucusu Baburam Bhattrai’ydi. 2004 Şubat ayında Prachanda’yla bir ayrılık yaşayarak, partiden ayrıldı lakin kısa bir süre sonra tekrar birleşildi. Açıkçası, birlik sonrasında Bhattarai çizgisi hakim oldu ve NKP (Maoist) revizyonist bir hatta dümen kırdı. Bu çizgi Hoca Yoldaşın -ve bilumum geleneğinin- iddia ettiği gibi bir “taktik” meselesi değil, NKP (Maoist)’in stratejisini ve taktiklerini üzerine bina ettikleri çizgileriydi. Bhattarai’nin burjuva demokrasisi güzellemesi, formel demokrasiyle “proletarya diktatörlüğünün garanti altına alınması”, NKP Maoist’in genel çizgisi oldu. Bhattarai’nin Yeni Tipte Devleti, eski sosyalist deneyimlerin keskin bir reddini de içeriyordu. Bhattarai, tıpkı Roza Luxemburg’un ve Menşeviklerin Lenin’e yapmış olduğu eleştiri gibi, proletarya diktatörlüğünü, parti diktatörlüğü olarak ele alıyordu. Bhattrai halk adına değil, halkın katılımını güçlü kılmak için, formel demokrasi ve seçimlere dayalı bir burjuva demokratik modeli savunuyordu. Ki son 20 yıldır bu çizginin nasıl hakim olduğunu ve gerici burjuva devletini güçlendirdiğini gördük.
The Worker’ın dokuzuncu sayısında Baburam Bhattarai’ın kaleme aldığı “Yeni Tipte Bir Devlet İnşa Etme Sorunu”2 başlıklı bir makale yayınlanmıştı. Bu makalede:
“Yeni Devlet” “Partimiz demokratik cumhuriyeti ne burjuva parlamenter cumhuriyet, ne de yeni demokratik cumhuriyet olarak görmektedir. Bu cumhuriyet, ülkede mevcut olan sınıfsal, ulusal ve bölgesel problemleri çözmek için devlet iktidarının kapsamlı bir yeniden örgütlenmesi ile birlikte, bir geçişsel çok partili cumhuriyet rolü oynayacaktır. Elbetteki gerici sınıf ve onların partileri bu cumhuriyeti bir burjuva parlamenter cumhuriyete dönüştürmeye çalışırlarken, proletarya sınıfının partisi bunu bir yeni demokratik cumhuriyete dönüştürmeye çalışacaktır.”
Yine “Yeni Devlet” makalesinde, proletarya diktatörlüğünün, en iyi yorumla, “mecburen katlanılacak bir şer” olarak tasvir edilmesi, proletarya diktatörlüğünün -sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya gitmenin rejimin- nasıl ele alındığına dair bariz bir örnektir.
DKP’nin mektuplarının burada ifade edilebilecek olandan daha da derinlikli bir şekilde izah ettiği gibi, bu “geçiş cumhuriyeti” anlayışı, ve bu “geçiş cumhuriyeti”nin, bir burjuva devletine veya bir proleter devlete dönüştürülebilecek bir tür tarafsız aygıt olduğu biçimindeki arka plan anlayışı, Marksizmin temel bir doğrusunu – yani kuru bir dogma meselesi olmayan, fakat toplumdaki yüzlerce yıllık geniş çaplı, derin ve tekrarlanan deneyimin bilimsel özeti yoluyla tesis edilmiş ve tekrar tekrar kanıtlanmış bir doğrusunu – reddetmektedir.
“Bizim Amerikalı Dostlarımıza” başlıklı makalede Nepal’daki devrimin acil görevinin halkın cumhuriyetini kurmak yerine ABD Bağımsızlık Savaşından sonra George Washington tarafından kurulmuş olan burjuva cumhuriyetine benzer bir burjuva-demokratik cumhuriyet inşa etmek olduğu belirgin bir şekilde ifade edilmiştir. Böyle bir toplum ya da devlet dünya tarihinin bu aşamasında ne Nepal’da ne ABD’de ne de dünyanın başka bir yerinde kitlelerin ihtiyacı olan bir şey değildir.
NKP (Maoist)’in bu revizyonist çizgisine ve bu çizgi temelinde devrimin sorunlarını -strateji ve taktik dahil olmak üzere- ele almasını, “taktiğin stratejiyi yemesi” olarak görmek, en iyi ihtimalle, revizyonizmin ne olduğu ve neyi temsil ettiğini anlamamaktır. DKP, bu çizgi problemlerini başından itibaren tespit edip eleştirmişken – DKP, Nepal’li revizyonistlerle yürütmüş olduğu tartışmaları ve yazışmaları hepsini online olarak açmıştır, yazının sonunda kaynakça da vereceğiz- Türkiye/Kuzey Kürdistan’dan devrimciler bu çizgi müdahalelerine sırtını dönmüş ve revizyonistlerden yana tavır takınmıştır: Hoca Yoldaş başta olmak üzere!
Halep oradaysa arşın burada!
PEM makalesi hiçbir veriye, kanıta dayanmadan, sadece “anlatıya” yaslanarak yola çıktığı tarih anlatısına biraz ara verip, Nepal devrimine yönelik yaklaşımların -hem DKP’nin önderliğinin hem de Halkın Günlüğü geleneğinin- ne olduğunu somutta anlamaya devam edelim.
Hoca Yoldaş, Halkın Günlüğü öncesi olan Devrimci Demokrasi’nin 88. sayısında Kazım Cihan mahlasıyla yazmış olduğu yazıda: “yaşasın Nepal Halk Cumhuriyeti” diye zafer ilan etmişti. Aynı yazıda şu vurgular söz konusudur; “Nepal devrimi ideolojik olarak kazandı”, “NKP M’nin zaferi, MKP’nin zaferidir”… “Asyadan doğan kızıl güneşe bin selam”3. Prachanda’nın kendisi bile “Nepal’i Asya’nın İsviçre’si yapacağız” dediği halde, bu “yeni” İsviçre modelini “Asya’dan doğan kızıl yıldız” olarak tanımlamak, oldukça “korkutucu”!
Soru şu, Nepal’de komünizm hedefiyle bir devrim olmuşsa ve “ideolojik olarak kazanmışsa” ne zaman geri dönüş yaşandı? PEM makalesi bu hususlara girmiyor.
Hoca’nın bu yazısında üç yıl sonra, DKP’nin bütün siyasi müdahalelerine rağmen, Devrimci Demokrasi’nin 156 ve 157 numaları yazılarında, NKP (Maoist)’e verilen “açık çekler” söz konusudur. Ki aynı dönem MKP’nin Nepal’deki seçim sonularını bir “zafer” olarak ele aldığı bir açıklamasını da görüyoruz. Ardı ardına çıkan bu yazılar, Nepal’deki devrimin gömülmesini açıkça desteklemekte ve devrimci komünizmin karşısına dikilmektedir.Şimdi bu yazılardan bazı örnekler vererek ilerleyelim.
“Yalnız devrimi ve geldiği durumu aynı zamanda genel somut şartlarını (uluslararası koşulları ve ilgili devrimin lokal çelişkilerini) yeterince ya da tamamen bilme algılama ve inceleme yapmaya haiz durumda değiliz. Devrimin karşı karşıya olduğu her engeli tanıma gerçek durumla yüzleşip grift meselelerini canlı koşulları içinde tanıma sürecin doğal -tabi zorluklarını teorik pratik meselelerinin ilerleyiş zincirini ya da irade güçlerinin sunduğu engelleri karşılayan taktik politikaları bunların aldığı-alacağı somutdaki andaki biçimleri ve devrimci dönüşümün istisna tanımayan tüm tatlı ızdırapları vb. tüm bu çeşniyi tabağında koklama imkanına anlaşılır olarak yabancı olmakla birlikte devrimin yürüyüş-yürütülmüş yönetilme geliştirme seyrinin sürekli ritim periyoduyla ortaya çıkardığı çıkaracağı tecrübe ve deneyimlerden devrimi fiilen yaşayanlar yaşatanlar kadar hakkıyla istifade etme, hissederek tanıma üstünlüğüne sahip değiliz.”4 (vurgular bize ait)
Şimdi yukarıdaki paragrafın ağdalı laf söyleyeceğim diye tüm cümle düşüklüğüne rağmen vermek istediği mesajı anlıyoruz. Özetle şunu söylüyor: bu devrimi biz yapmıyoruz, koşulları biz bilemeyiz. Bir devrimin gerçekleştirilmesi için ise bu devrime tabağındaki “çeşniyi hissedenler” karar verebilir. Şimdi bu düpedüz, amprizimdir! Bu, insan zihninin boş bir levhadan ibaret olduğunu ve bilginin ancak duyum ve deneyim yoluyla elde edilebileceği anlayışıdır. Bütün devrimci önderler, bu düşünce tarzıyla mücadele etmişlerdir hatta Lenin, Rusya’da amprizmin önderlerini ve “marksist” saflardaki etkilerini yerle bir etmiştir. Ve teoriyi “tabaktaki çeşniyi” koklayan dar deneycilerin aksine, bilimin konusu haline getirmiştir. Şüphesiz ki deneyimler ve gözlemler önemlidir ve bilimsel muhakemenin parçasıdır; ama bilgibiliminin bizzat uzantısı ya da artımsal ilerlemesi değildir, bilimin merceğinde geçirilerek sentezleme yapılması gerekir. Marks’ın da defaatle söylediği gibi: “şayet şeylerin görünüşü ve özü doğrudan çakışsaydı, bilime gerek kalmazdı”.
Amprikte olsa bu paragrafın bir derdi var ve şöyle söylüyor: Nepal’de yoldaşlar oradaki çelişkileri daha iyi biliyor ve gözlemliyor, o halde biz onlara güveniyoruz, DKP’nin “kendini dayatmasına” değil. Nepal’deki çizgi problemlerini anlamaktan bir yana, aksine destekleyecisi durumunda olan bu yazılar, DKP’nin eleştirilerine “cevap” vermeyi de eksik bırakmıyor. Hayır bir niyet okumuyoruz, tüm yazı bu amprizm üzerine bina edildiği için, NKP (Maoist)’e açık destek veriyor:
“NKP M’nin politik-ideolojik-teorik olarak yüzeysel ve çiğ olduğunu, sıfır tecrübe, birikim ve sınıf mücadelesinden bir haber olacak kadar amatör olduğunu asla aklımızdan geçirmiyoruz. O’nun sadece sınıf mücadelesinin zorlukları ve günümüz dünyasında karakteri olan geleceği engeller ile karşı karşı olarak devrimi ilerletmenin sorunlarının mevcut şartlar altında aşıp halletmenin yoğunluğu ve görevlerinin karmaşıklığı gidermenin kararlı çabası içinde olduğuna inanmaktayız.”5 (vurgular bize ait)
Şimdi burada, günümüz dünyasının karakterini “devrim” olarak sunmanın -yani devrimin ana akım olduğunu söylemenin- yanlış bile olmayan düşüncesinin dışında, Mao’nun bizlere öğrettiği “siyasi çizginin doğruluğu ya da yanlışlığı tayin edicidir” anlayışını ekarte edip, NKP (Maoist)’e inanmasının temel nedenini, “tecrübeleri var”, “sınıf mücadelesini biliyorlar” “engelleri aşmak için çaba sarfediyorlar” gibi içi boş sözlerle açıklamak oldukça çocuksudur. Şüphesiz ki Lenin de, Kautsky’i “tecrübesiz,” “sınıf mücadelesini bilmiyor”, “çabalamıyor” diye eleştiri konusu yapabilirdi ama yapmadı. Aksine 1905’e kadar “bizim önderimizdi” dedi ve Kautsky’nin devrimci çizgiden, revizyonist çizgiye nasıl evrimleştiğini, nasıl bir sosyal şovene dönüştüğünü ifşa etti. Yine hatırlamak gerekir ki, Kuruşçev, 15 yaşında Bolşevik Parti’ye katılmış, devrim esnasında kritik roller oynamış ve hatta Stalingrad savunmasında komutanlık rolü üstlenmiştir. Tüm bu “tecrübe” ve “sınıf mücadelesinin bilincinde” olması durumuna rağmen, ilk sosyalist devrimimizin geri dönüşünde önderlik etmiştir!
PEM makalesinin, Nepal’deki devrimin yenilgisinin nedenlerinden birini “füzyon” olarak gördüğünü söylemiştik. Nepal’de füzyon diye ifade edilen şeyin, monarşinin yıkılması sonrasında ortaya çıkan bir otorite boşluğu olduğu ve NKP (Maoist)’in halkın üzerindeki etkisini de kullanarak, nihai bir şiddet içermeden ya da kısmi zor ile devlet iktidarının ele geçirebileceği anlayışıydı.
Şüphesiz Nepal’in kendine has özgünlükleri vardı; monarşi çok zayıflamıştı ve artık uluslararası güçler onunla devam etmek istemiyordu. Lakin ülkenin %90’nında devrimci komünler hakim haldeydi, Katmandu gibi büyük şehirler ise Kongre partisi gibi burjuva partilerin etkisi altındaydı. Monarşinin yıkılmasından sonra, şehirlerdeki orta sınıfları kazanmak ve karşı devrimci güçleri boşa çıkarmak, uluslararası alanda meşruluk yakalamak için burjuva partileriyle geçici bir anlaşmaya varmak çok doğal olabilirdi. Fakat Nepal önderliğinin çizgisi, bu süreci demokratik devrimi gerçekleştirmek yerine, demokratik devrim öncesi, demokratik cumhuriyetin -yani burjuva devletinin- güçlenmesi olarak ele aldı. 10 yıl boyunca savaşan ve en militan çocuklarını savaşta yitirmiş olan Halk Kurtuluş Ordusu’nun silahları alındı ve Birleşmiş Milettler’in kontrolüne geçti. Devrimci komünler tasfiye edildi ve kırlık alanda devletin yıllar sonra yeniden gücü tesis edildi. Feodalizmin zincirlerini kıran devrimci savaşçılara dönüşen kadınlar köylere yeniden yollandı ve eski feodal aile düzeni tekrardan güç kazanmaya başladı. HKO’nun büyük bir kısmı tasfiye edildi ve sadece 5 bin kişilik bir kuvveti -çünkü burjuva orduyla eşit düzeyde bir güç kabul edilebilirdi- monarşiden devşirme halk düşmanı orduya “entegre” edildi. Geriye “seçimler yoluyla”, barışçıl bir şekilde yeni demokratik devrimin gerçekleşmesi kalıyordu. Açıkçası seçimler, en “ileri” burjuva demokrasisinde bile bir aldatmadan ibarettir. Emperyalistler ve gericiler, şayet yapılan seçimler onların oyunlarını bozuyorsa, bu seçimlerin “meşru olmadığını” söyleyecektir. Tarihte hep böyle olmuştur. ABD’de bile Trump 2020 seçimlerini kaybettiğinde bu sonucu kabul etmedi ve “çalınmış seçimler” olarak tanımladı. Venezüela’yı hatırlayalım, daha Maduro’nun gangesterce kaçırılmasının üzerinden bir yıl dahi geçmedi. Bu şu anlama gelmektedir: Seçimler yoluyla hangi koşullarda olursa olsun, bir halk iktidarı inşa edilemez.
PEM Makalesinin geleneği, “tabaktaki çeşniyi koklarken”, DKP’den yoldaşlar ise, Yeni Tipte Devlet’in niteliğini ve çizgisinin kaçınılmaz olarak karşı devrime entegre olacağını her fırsatta vurgulamıştır:
“Böyle bir burjuva cumhuriyeti bırakın kitlelerin temel sorunlarını çözmeyi, feodalizmi yıkmak ve emperyalizmden bağımsız bir ülke inşa etmek gibi devrimin ilk aşamasının burjuva-demokratik görevlerini yerine getirmekte bile hüsranla başarısızlığa uğrayacaktır. Böyle bir burjuva cumhuriyetinin önderleri gerçekten de ülkeyi emperyalizmden, feodalizmden ve bürokratik-kapitalizmden kurtarmak isteseler dahi başarısız olacaklardır; çünkü burjuva devlet eski toplumda hakim olan üretim ilişkilerini ve Nepal’in dünya emperyalist sistemiyle olan ilişkilerini yansıtıp pekiştirecektir.” (vurgular bize ait)
Bir tarafta “devrim” için verilen “çabaya” inanmayı seçenler ile diğer yanda devrimin çizgi problemlerine odaklanan ve ezilen halk kitlelerinin ödediği büyük bedellerin emperyalizmin ve yerel gericiliğin elinde heba olmasını engellemeye çalışan, devrimci komünistler. Yazılanlar oldukça net ve hiç çarpıtılamayacak kadar açık.
PEM makalesi füzyona karşı çıkarken peki bundan 15 yıl önce, aynı geleneğin temsilcileri bu konu hakkında ne diyor bir bakalım:
“Gerici sınıfların iktidarı, devrimci mücadelenin ve devrimci savaşın gerekçesidir elbette. Ama bu mücadelenin ya da savaşımın aldığı biçim her koşulda tek düze olmayıp, değişik biçimlerin devreye sokulup kullanılmasını yasaklamaz. Mücadele içerisinde biçimleri ve diğer birçok metot somut şartlar tarafından tayin edilir. Nepal devrim süreci geldiği aşamada barışçıl mücadele ve çeşitlenmelerini ihtiyaç haline getirmiş ise, bunu yok saymanın neye faydası olur ki?”
DKP’den yoldaşlar ise bu soruna tam 20 yıl önce şöyle dikkat çekmişlerdi:
”Bu emperyalist yağmacılar ve onların kukla devletleri tarafından “denetlenecek” hiçbir seçim gerçek devrimci bir devletin ortaya çıkmasına izin vermez. Onların “adil” seçim diye tabir ettikleri şeye bir bakın. Fransa ve Almanya gibi başından işgali desteklemeyen güçler bile ABD’nin işgali altında olan Irak’ta yapılan seçimleri çokça “adil” görmektedir. Mısır’da nüfusun sadece yüzde 16’sının sandıklara gittiği seçimlerde Mubarak’ın seçilmesi “örnek” gösterilmektedir. Seçilen devlet başkanlarının gerçek devrimci ve komünist olmadığı, hatta anti-emperyalist olup olmadıkları bile tartışmalı olan seçim sonuçlarının onlarını istediği gibi olmadığı Zimbabve ve Venezüela gibi ülkelerde seçimlere hile karıştığı ve kabul edilmez oldukları söylenmektedir. Nepal’de de ancak halkın cumhuriyetinin yükselişini/çıkışını önleyecek bir seçim “uluslararası camia” tarafından kabul görür.” (vurgular bize ait)
PEM makalesi “Nepal’in yenilgisi füzyon” diye açıklama yapıyor. Fakat aynı gelenek, NKP (Maoist)’in füzyon teorisini uzun bir süre boyunca eleştirmek bir yana yukarıda yaptığımız alıntıda olduğu gibi açıktan destekledi. Ve şimdi bu revizyonist çizginin bir fiil desteklenmesinde kendi çizgilerinin payı yokmuş gibi, “Ama Avakian kendini dayatıyor” diye tartışmayı bulandırarak, kapatmaya çalışıyor.
Bu “dijital çağda”, tüm yazışmalar, makalelere online bir şekilde erişmek mümkünken, hiçbir birincil kaynak göstermeden “DKP’nin belirli belirsiz eleştirileri” demek oldukça cesaret isteyen bir şey. Yazar ya kendi şişirdiği “anlatı balonunun” patlamayacağına güveniyor ya da insanların, bilimsel bir tarih okuması yapamayacağını düşünüyor. Her iki senaryoda da durum çok ağır. Açıkçası, Halkın Günlüğü’nün -ve evveli Devrimci Demokrasi- 2006’dan 2013’e kadar neredeyse tüm sayılarında bariz bir şekilde NKP (Maoist)’i destekleyen yazı, makale, çeviri ve röportajlarla doludur.
Geleneğin gazetelerinde çıkan yazılar içerisinde, NKP (Maoist)’i açıktan başarısız ilan eden yazılar Muzaffer Oruçoğlu’na aittir. Ama -evet bir ama var- Oruçoğlu, Yeni Tipte Devlet’in komünleri tasfiye ederek devleti yeniden inşa etmesini ve yeniden bir devlet “erkinin” oluşmasını böylece Nepal tecrübesinin de “devletli geçişi” aşamadığı türünden eleştiriler yapmaktadır. Oruçoğlu’na göre komün ontolojisi gereği komünizme gideceği için komünün çizgisi ne, nasıl tayin edilecek tartışma konusu değildir. Devlet varsa iktidar var anarşist düşüncelerine sadık bir Nepal eleştirisi yapmaktadır. Ama maalesef tek “keskin” eleştiri de Muzaffer Oruçoğlu’na aittir.
Komünist Önderlik Üzerine Birkaç Söz
PME makalesi, kendini kaptırmış olduğu anlatıda öyle bir “yükseliyor” ki, Avakian’ın “kirli niyetini” de teşhir ettiğine ikna oluyor. Yazara göre aslında Avakian’ın Prachanda ve Gonzalo’ya dair eleştirilerinin nedeni, onların etkisini kırmak ve kendi önderliğini kabul ettirmek. Açıkçası, yazar Hollywood yapımı anti-komünist filmleri izlemeyi bırakmalıdır. Çünkü böylesi bir “kötücül” niyet sadece anti-komünist filmlerde kendisini gösterebilir.
Freudyen anlatım, tarihsel olayları ve toplumsal hareketlerin nedenini, bazı kişilerin “istemleri” üzerine bina etme üzerine kuruludur. Genel bir “karakter” analizi yapılır. “Kötü karakter” tespit edilerek tarih anlatılmaya başlanır. Bu genel olarak liberallerin baş vurduğu bir yöntemdir. Hitler diktatör olmak istedi çünkü tek testise sahipti ve ancak büyük bir iktidarla kendi iktidarsızlığını yenebilirdi. Yahudilerden nefret ediyordu çünkü annesi hastayken ona Yahudi bir doktor baktı ve ölümüne neden oldu. Stalin şahsında da benzer şeyler söylenir: Stalin diktatördü çünkü ancak iktidarını inşa etmek ve korumak için yeni tipte bir Çar’a dönüşerek bunu yapabilirdi. İlk önce devrimin önderliğini tasfiye etti ve ardından kolektivizmi bitirerek her şeyi kendine bağladı. Anti komünist tarih yazımının güçlü bir kalemi olan Hannah Arendt’ten alıntılayacak olursak, Stalin “mutlak iktidar kurmak için”, bir “soğan cücüğü” modeli inşa etti. Soğanın katmanları gibi, tüm katmanlar soğanın cücüğüne sarılı bir şekilde yaşam bulur. Bu teoriye göre toplum komünist partisine bağlıdır, komünist partisi merkez komitesine, merkez komitesi siyasi büroya, siyasi büro da mutlak başkana bağlıdır. Bu “total” bir diktatörlüktür çünkü Stalin böyle istemektedir. Yine benzer bir şekilde, Mao iktidarda kalabilmek için BPKD’ni başlatmıştır. BPKD, Mao’ya muhalif olanların bastırılması ve “mutlak öndere biat” için sahnelenmiş bir diktatöryel arzudur!
Şimdi bu anti-komünist saldırıların ardından PME makalesinin BA’ya yönelik “beni taktir ve propaganda edin” asılsız iddiasını koyacak olursak -ki yazar tabii ki ve yine birincil kaynak göstermiyor-, yazının niyetli ya da niyetsiz neye hizmet ettiğini görüyoruz. Devrimci komünist önderlere karşı “kişi kültü” tipinde saldırılar tarih boyunca oldu. Marks ve Engels, 1. Enternasyonal’in Londra kongresinde, Proudhon’un “Sefaletin Felsefesi” çalışmasına bir broşürle cevap verdiklerinde, Proudhoncular, bu önemli çalışmaya -Felsefenin Sefaleti- cevap vermektense Marks ve Engels’in birer burjuva olduklarını, “proletaryayı anlayamayacakları”, “Marks’ın purosunu içmeye devam etmesi” gerektiği tarzında bir anti-propagandaya girişmişlerdi. Yine Bolşevizm düşmanları, Lenin’in İsviçre’de geçirdiği süre boyunca, “Avrupa’lı gericilerle iç içe” olduğu saldırılarını yapıyordu. Ve Lenin açıkça şunu söylüyordu: “Ben devrimci olanlardan, Çar’ın gizli servisinin söylediği kara propagandanın dışında bir şey duymak isterim”. Peki biz PME makalesinde ne duyuyoruz: BA’nın, Parachanda ve Gonzalo’ya aslında temelden muhalif olmadığını, kendini DEH’e dayatmak için bu kişileri eleştirdiğini duyuyoruz. Burjuvazinin ideolojik cephanesinden ödünç alınan “iktidar olma arzusu” ile karşılaşıyoruz.
Bizler, yeni komünizmin taraftarları olarak izlediğimiz devrim stratejisini iki dayanak noktası üzerine inşa ediyoruz: birincisi BA’nın önderliğinin yayılması ve propaganda edilmesi diğeri ise örgütleyici bir araç olarak websitesi/gazete. Çalışmalarımızı bu iki dayanak noktasına yaslandırıyoruz ve açıkça söylüyoruz ki çalışmamızın hücum kenarı BA’nın önderliğidir. Peki bu neden böyle? Bizler birer “tarikat” olduğumuz ve “yüce öndere” mutlak itaat ettiğimiz için mi? Tabii ki hayır! Bunun izlenilmesi gereken, sadece bilime, objektif gerçekliğe yaslandırılmış bir strateji olduğunu düşündüğümüz için.
İlk önce önderlik ve komünist önderlik nedir ona bakalım:
“Önderlik –ve özellikle komünist önderlik– bu konu hakkındaki tartışmalarımda görüleceği üzere, çizgi meselesinde odaklaşır. Bununla, sırf teorik soyutlaştırmalar anlamında çizgiyi kastetmiyorum, ki böyle soyutlaştırmalar, özellikle de realiteyi ve onun hareketini ve gelişmesini doğru yansıttıkları müddetçe son derece önemlidir. Ancak dört bir yönlü bütünsel anlamıyla, önderlik meselesi, süreklilik arz eden bir tarzda esas itibariyle doğru teorik soyutlamalar yapabilme becerisinde; nihai hedef komünizme doğru dünyayı devrimle köklü olarak dönüştürmek için gerekli olan bakış açısı ve metodu, strateji, program, ve politikaları formüle etme, ustalıkla kullanma, diğerlerinin de bunları üstlenmeleri ve bunlar doğrultusunda harekete geçmelerini, kendilerinin inisiyatifi ele almalarını sağlama becerisinde, ve bütün bu süreç sırasında önderlik edilenlerin de giderek tüm bu meselelerde kendilerini ve yeteneklerini sürekli geliştirmelerine imkan sağlayabilme ustalığında ifadesini bulur. Komünist önderliğin esası buradadır.” (vurgular bize ait)
BA’nın ortaya koyduğu komünizmin yeni sentezinin metodu ve yaklaşımı, başkalarının inisiyatifini boğmak şöyle dursun, tam tersine insanların inisiyatif ve yaratıcılığını geniş çapta ve daha önceleri görülmemiş biçimlerde zincirlerinden boşandırabilecek tarzda bir önderliği mümkün kılar. BA’nın çalışmalarını okuyanlar bilir ki sürekli olarak yaslandığı ve referans verdiği şey bilim, bilimsel yöntem ve yaklaşımdır. Sürekli olarak “bu neden böyle” sorusunu sordurtur. Ve önderliğin kabul edilmesi de bilimin konusudur. Şayet BA, dünyayı sömürürüz ve baskısız bir topluma doğru götürme mücadelesinde, çizgi sorunlarında, realiteyi ve onun gelişimini doğru yansıtmazsa, BA önderlik rolünü oynamamış olur ve geriye doğru düşer. BA’nın bizler tarafından önder kabul edilmesinin temel kıstası, “ötekinin arzusu” -Lacan, Arzunun aslında ötekinin arzusu olduğu, bundan dolayı bizlerin arzuladığını söyler-değil bilimdir, daha azı değil!
PME makalesinin ve bilumum geldiği geleneğin, bu aşamada komünist önderlik ve bunun karmaşık yapısına karşı çıktıklarını biliyoruz. Gelenek, 3. Kongrelerinde başkanlık görevini ortadan kaldırdı ve sekreterya atadı. Bu görüşe göre “kolektif önderlik” içerisinde herkes “tam önder”. O halde merkez komitesinde herkes sırasıyla sekreterlik görevini yerine getirebilir. Şu soruyu sormak lazım: şayet Bolşevik partinin iktidarı aldığı dönemde Buharin sekreterya görevini üstlenseydi devrim olabilecek miydi? Lenin, Bolşevik partinin önderi olmasına rağmen devrim için toplu ayaklanmaya yönelik kararı ancak “kendini dayatarak”, istifası yoluyla aldırabildi. Ve açıkçası ayaklanma kararı alındığında Bolşevik partide tedirginlik söz konusuydu çünkü bu ayaklanmanın yenilgiyle sonuçlanacağı bakış açısı hakimdi. Lenin’in “dayatma” kararının sonuçlarını bildiğimiz için üzerinde çok durmayacağız. Daha ziyade kolektif önderlik ile bireysel önderlik arasındaki diyalektik ilişki üzerine -ki bu zıtların birliğinin parçasıdır- duracağız.
BA, bir öncüye neden ihtiyacımız var sorusuna şöyle cevap veriyor:
“Buna neden ihtiyacınız var? Neden bir öncüye ihtiyacınız var? Çünkü bu sistem altında halk kitlelerinin maruz kaldığı koşullar, burada da bahsetmiş olduğum gibi onları gerekli temeli edimmekten, dünyada olup bitenlerin nedenlerini, bu nedenlerin halk kitlelerinin ve son tahlilde tüm insanlığın çıkarlarına uygun bir şekilde dönüştürmek için hangi olası araçların mevcut olduğunu bilimsel bir şekilde ele almaya kendilerini tutarlı bir şekilde adayabilmelerini engelliyor. Bu sürekli olarak devam eden karmaşık bir süreçtir. Ve yine belirtmek gerekiyor ki bu konuyla başa çıkabilecek, kendisini buna adayabilecek entelektüellerden oluşan bir çekirdek de dahil olmak üzere bir önderliğiniz olmadan bunu başaramazsınız. Kısa ve net bir şekilde söylemek gerekirse, öncüye yönelik ihtiyacı oluşturan şey kapitalist sistemin (ve aslında tüm baskıcı sistemlerin) kendi çelişkileridir. Bu eşitsizlikler, bölünmeler ve toplumun sadece ufak bir kesiminin bu yönde gelişebilmesi için nadir koşulların oluşması durumunun yanında halk kitlelerinin buna sahip olamayışı bir öncüyü zorunlu kılar.” (vurgular bize ait)
Bob Avakian’ın İnsanlık Uçurumun Eşiğinde adlı majör çalışmasında, öncüyü açığa çıkaran şeyin aslında kapitalist toplumun kendi çelişkisi olduğu ve bu çelişkinin de çeşitli seviyeleri olduğu üzerine uzun uzadıya durmaktadır. Bu çelişki sadece siyaset bilimi için değil, tüm bilimler için geçerlidir. Şayet bir kalp cerrahı iseniz, CABG (çoklu koroner arter bypass greftlemesi) operasyonunu kardiyolojide çalışan herkes yapabilir diyemezsiniz. Bu alanda uzmanlaşmış ve operasyon esnasında gerçekleşebilecek olan bir komplikasyonu tanımlayabilecek ve müdahale edebilecek bir doktoru seçersiniz. Mesela bir kopilotsanız, kaptan koltuğuna oturmanız için -ki her şey düzgün giderse- 5000 ile 8000 bin saat uçuş yapmanız gerekir. Ve söz konusu toplumun çok katmanı ve sınıflı yapasını göz aldığınızda bu işler daha fazla zorlaşır çünkü burada bilimin nesnesi de öznesi de insanlardır. Dünyada olup bitenlerin neden olup bittiğini, dinamiklerini, hangi sınırlar ve ihtimaller dahilinde olduğu, kapitalizmin temel çelişkisinin üst yapıda diğer çelişkileri nasıl harekete geçirdiğini ve yenilerini doğurduğunu, temel kitleler başta olmak üzere insanların bunlara nasıl reaksiyon verdiğini, hakim sınıfların bu çelişkileri ele alırken nasıl bölündüklerini ve birleştiklerini ve kapitalist-emperyalist dünya sistemi içerisinde, ezen ülkeler ile ezilen ülkeler arasındaki derin çelişkiyi ve tüm bunlara dünya sahnesinde bakarak analiz etmeyi gerektirdiği ve dünya çapında olan şeylerin yerellerde farklı patlama ve çelişkileri doğurabileceğini ve son tahlilde sistemin kompleks ve girift yapısında bulunan insanları gerçek bir devrim için örgütlemek için bu sürece önderlik edilmesi gerektiğinin anlaşılması zorunludur! Şayet devrim yapmak istiyorsak!
Yeni komünizmde ifade ettiğimiz “sağlam çekirdek temelinde bir hayli esneklik”, devrim sürecine önderlik edilirken, sürecin gerçek bir devrime evrilmesi ve proleter dünya devrimini ilerletmesi için bu sürece sağlam bir çekirdeğin önderlik etmesi gerektiğidir. Hayli esneklik ise, toplumun kompleks yapısı sonucunda, bizim gibi düşünmeyen ama bu sistemden rahatsız olan insanların, içinde bulundukları ızdıraplardan kurtulabilmesi için sağlam çekirdek etrafından toplanması zorunluluğudur. Burada da zıtların birliği ve mücadelesi söz konusudur. Bu sistemden rahatsızlık duyan yüz binlerce, milyonlarca insanın, sömürü ve baskının ortadan kalkabilmesi için devrim diye ifade ettikleri şeyler ile gerçek bir devrim arasında bariz çelişkiler bulunur: Nepal’de bunu “İsviçre modeli” olarak gördük. Birçok insan devrime katılır ama devrim tahayyülü aynı değildir; ufku sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumla değil, çoğu zaman burjuva haklarla çevreli olur. Mao’nun devriminde rol oynayan Li Şao-şi ve Deng Sio-Ping böyle insanlardı. Onların devrim anlayışı bir tür “müreffeh” modeldi ve bu çizgi hakim hale geldiğinde, Çin’de geri dönüş yaşandı.
Geri dönüşler ayrı bir konunun makalesi olabilir ama burada birkaç kelam etmek istiyoruz. BA’nında sürekli olarak söylediği üzere bir öncüyü ortaya çıkaran koşullar ile onu kapitalizme doğru çeken koşullar, çelişkiler aynıdır. Bu şu anlama gelir: öncüyü -evet liderlerden oluşan çekirdeği- zorunlu kılan çelişkiler aynı zamanda onun zıddına dönmesine de neden olabilir. Ancak bu çelişkiyi çözümlemek için çekirdek bir önderliğe sahip olmamak bir seçenek değildir. Çizgi mücadelesi yoluyla, insanların düşünüş biçimlerini dönüştürerek, sağlam çekirdeği ortadan kalkacak noktaya gelene kadar sürekli genişletecek şekilde ilerletmek yerine “öncü çekirdeği” ortadan kaldırmak, devrimin ilerlemesine ket vuracaktır. Ezilenleri bu dünyada yaşadığı kabusa terk edecektir; mesele iradi önlemlerle “öncü” belirlemek değil baskı ve sömürünün olmadığı bir dünya için öncülük eden güçlerin, toplumu dönüştürerek, kendilerini de dönüştürmesi ve bu yolla bireysel önderlik ile kolektif önderlik arasındaki diyalektik ilişkinin sönümlenmesidir.
Sağlam çekirdeğe dayalı esneklik, toplumda bizim gibi düşünmeyen ama bu dünyanın caniyane yapısı ve sonuçlarıyla şu ya da bu oranda derdi olan insanların, bu çekirdek etrafında örgütlenebilmesini ifade eder. Bir hayli esneklik insanların her istediği şeyleri yapması değildir. Bu sürecin işleri istenilen yöne doğru götürebilmesi için sağlam çekirdeğe yaslanması gerekir. Sağlam çekirdeğin de, işler kopma noktasına gelene kadar -yani devrim ve komünizm mücadelesinden kopma noktasına gelene kadar- esneyebilmeli, insanların dört bir yandan çekiştirmesine izin verebilmesi gerekir. Toplumun çok katmanlı yapısını, yine bu toplumun temel çelişkilerini çözebilmesi için, bu sürece önderlik etmeli insanların düşüncelerini dönüştürmeli, ama onların inisiyatiflerini bastırmamalı, kelimenin gerçek manasıyla “ışıkları söndürmemeliyiz”! Bu esneklik burjuvaziyle demokrasi yarışına girmek için değil, insanların düşünüş biçimlerinin sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum için dönüştürülmesi zorunluluğunun parçasıdır.
Daha önceden de belirttiğimiz üzere, Bob Avakian, “bugün gelinen noktaya kadar ki gelişme süresi boyunca komünizmin kendi bünyesinde mevcut olagelmiş ciddi ehemmiyette bir çelişkinin, esas itibariyle bilimsel olan metodu ve yaklaşımı ile buna ters düşen tarafları arasındaki çelişkinin nitel bir çözümlenmesini gerçekleştirmiştir. Bu yeni komünizmdir. Yeni komünizm BA tarafından hala önderlik edilmekte ve ilerletilmektedir. Şayet bizler, her türden baskının ve sömürünün son bulduğu bir gelecek istiyorsak, dünyayı köklerinden değiştirmek istiyorsak, bu bilimsel teoriye yaslanmalı ve önderliğini takip etmeliyiz. Tıpkı bundan 55 sene önce Kaypakkaya yoldaşın Mao’nun niteliksel olarak bilimi ilerletmesini kabul etmesi ve Mao’nun önderliğini takip etmesi gibi. Başkan Mao, bir bilim olarak komünizmi ilerletirken, bir kolektifin -ÇKP’nin- parçasıydı ama oynadığı rol ÇKP’nin kolektif yapısının üstündeydi (subordination). Bugün de aynı şey BA için geçerlidir ve bir bilim olarak komünizm, daha önce hiç olmadığı kadar bilimsel ve materyalisttir. Şimdi devrim yapmak ve insanlığı özgür kılmak, gezegeni ve üzerinde yaşayan diğer canlı türlerini kurtarmak için, BA’nın yeni komünizmini temel almalı ve önderliğini takip etmeliyiz.
Yoldaş Kaypakkaya, 50 yıl sonra Türkiye Kuzey Kürdistan’da devrimci komünizmi tekrar ayakları üzerine diktiğinde, genç yaşına rağmen çok büyük bir ustalık eseri bıraktı. Kaypakkaya, mücadelenin getirdiği zorlu süreçlere rağmen, koşullar tarafından sınırlandırılıyor olmasına rağmen “koşulculuğa düşmedi” ve Türkiye Kuzey Kürdistan’da sıkı bir sınıf tahlili yaptı, devletin niteliği, Kemalist rejim meselelerinde berrak bir duruş sergiledi. Bir bilim olarak komünizmi, onun en üst aşaması olan Maoizmi doğru kavradı ve yüzünü Mao’ya doğru çevirdi. “Hareketimiz BPKD’nin ürünüdür” derken ifade edilen şey, Başkan Mao’nun marksizmi niteliksel olarak ilerletmesi ve oynadığı rolü gördü ve takdir etti. İbrahim Kaypakkaya, Mao’nun dünya çapındaki en iyi öğrencilerinden, takipçilerinden biriydi. Bu yüzden, dünya çapındaki ihtilalci komünizmin iyi bir temsilcisi olduğu için katledildi. Ve Kaypakkaya yoldaş da, Mao’nun önderliğini takip eden bir önder olarak çok istisnai yeteneklere sahipti. Yöntem ve yaklaşımındaki materyalist sorgulama, tarihin maksatlı değil bilimsel okuması, verileri objektif değerlendirmedeki ustalığı ve analitik düşünce yapısı, bilimin birçok alanına vakıf olması ve derinlemesine girme iştahı, edebiyattan sanata bir çok alana uzanan yeteneği, temel kitlelerden gelen insanlarla derinlemesine kurduğu -popülist olmayan- bağ, çok ender rastlanan özelliklerdi. Kaypakkaya’nın zengin yelpazesi, bir önder olarak ön plana çıkmasına ve Türkiye Kuzey Kürdistan halkları başta olmak üzere, ezilenler dünya halkları tarafından önder olarak görülmesinin kaynağıdır. Kaypakkaya, TKP (ML)’yi kurduğunda henüz bir kongre vb. gerçekleşmemişti ama mevcut kolektifin parçası aynı zamanda oynadığı rol olarak kolektifin üzerindeydi. PEM makalesinin yöntemini şayet Kaypakkaya’a vuracak olursak, ortada demokratik bir süreç yok ve İbrahim kendisini harekete dayatıyor! Kimse kusura bakmasın ama İbrahim gerçekten de kendi çizgisini her türden revizyonizme ve oportünizme karşı dayattı! Yanında olan yoldaşları bile İbrahim’le birçok meselede taban tabana zıttı ama İbrahim’in önderliğini kabul ediyorlardı. Şayet İbrahim böyle bir “dayatma” yapmasaydı, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da devrimci komünizm tekrar ayakları üzerine nasıl dikilirdi, büyük bir muammadır!
PEM makalesi, BA’nın oynadığı önderliğin yanlış bir önderlik olduğunu, yeni komünizmin de bir sentez olmadığını söyleyebilir ve bizlerle açıkça tartışabilir. Hindistan’daki Maoistlerin önderlerinden Ajith böyle yapmıştır. Başından itibaren yeni komünizme muhalefet etti ve görüşlerini sistematik olarak paylaştı. İtibarsızlaştırmaya baş vurmayan, sadece birincil kaynaklara dayalı bir Avakian eleştirisinin memnuniyetle karşılarız ve isteriz. Ama bu eleştirinin burjuvazinin cephaneliğinden alınmış “tepeden gelen dayatmacı önderlik sevdası” gibi metafizik “istem” “arzu” temalı olmamasını devrimci sorumluluğumuz gereği şart koşarız.
Sonuç olarak
Böylesi bir tartışmayı Hoca Yoldaş üzerine yapılan bir makeleden doğru yapmak istemezdik. Hoca yoldaş, BA’nın yeni komünizmine açık muhalefet etmiş bir yoldaştı ve yukarıda Halkın Günlüğü geleneğine yapmış olduğumuz eleştirilerin büyük kısmının teorik önderiydi. Yine de çizgi farklılıklarımızı, sözde Hoca Yoldaş’ı anan bir makale üzerinden yapmak istemezdik. Gericiler dahi meydan savaşlarında birbiriyle çarpışırken, ölülerini almak için bir es verir, zaman tanır. Biz devrim saflarında olanlar, yoldaşlarımızı yitirdiğimizde birbirimizin acısını paylaşmalı, dayanışma göstermeli ve devrim için kenetlenmeliyiz. Bu devrim için çok temel bir ilkedir. Biz, kurumsal olarak cenaze törenine katılarak, mesaj yayınlayarak, devrim için yan yana duracağımızı göstererek, üzerimize düşen görevi yaptığımızı düşünüyoruz. Keşke PEM makalesi de Hoca için aynı hassasiyeti gösterebilseyidi ve çizgi tartışmalarını başka bir makalede ele alabilseydi.
Yazının başında da belirttiğimiz üzere, bilimsel saiklerle değil de kendi kitlesini memnun etmeye yönelik yapılmış “polemik” yazılarına cevap vermeyi çok doğru bulmuyoruz. Lakin burada bir devrimin, Nepal devriminin ve geriye dönüşünün temel nedenleri ve Maoist güçlerin Nepal’deki revizyonizmi ilk önce destekleyip sonrasında da “haberleri yokmuş gibi yapmaları” ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi, DKP’nin bu revizyonizme başından itibaren karşı çıkmasını ve müdahale etmesini “kendilerini dayatma” olarak sunulması kabul edilemezdi. Ve tüm bu saldırıların, devrimin önderliğine yöneltilmiş burjuvazinin cephaneliğinden alınmış barutlarla yapılmış olması hiç kabul edilemezdi.
Bu makeleyi okuyan Türkiye/Kuzey Kürdistan’dan devrimciler, altta vereceğimiz referans yazılarına bilimsel bir yöntem ve yaklaşımla bakacak olursa, Nepal’de başlayan ve geriye dönen devrim sürecini anlayacaklardır. Bununla birlikte ve esasta belirleyici olan, Maoizmin nasıl ikiye bölündüğünü ve tersine döndüğünü bugün devrimci komünizmi savunabilmek için neden yeni komünizmi okumamız, etüt etmemiz ve anlamamız gerektiğini de kavrayacaklardır.
Referans yazıları:
“Devrimci Komünist Parti ABD – NKP (Maoist) Mektuplaşmaları,” Yeni Komunizm, 19 Aralık 2005, https://yenikomunizm.com/devrimci-komunist-parti-abd-nkp-maoist-mektuplasmalari/.
“Ne Getirip Ne Götüreceği Tarihsel Öneme Sahip Bir Yazışma,” Yeni Komunizm, 19 Mart 2009, https://yenikomunizm.com/ne-getirip-ne-goturecegi-tarihsel-oneme-sahip-bir-yazisma/.
Devrimci Komünist Partisi-ABD, “Devrimci Enternayonalist Hareketin Katılımcı Partileri ve Örgütlerine Açık Mektup,”, 14 Ağustos 2013, https://avakianbob.wordpress.com/2013/08/14/devrimci-enternayonalist-hareketin-katilimci-partileri-ve-orgutlerine-acik-mektup/.
Bob Avakian, İnsanlık Uçurumun Eşiğinde, Ayrışım Yayınları, 2026
KJA, Maoizm Nedir?, Ayrışım Yayınları, 2026
Devrimci Demokrasi’nin arşivinden şu sayılar; 59’dan 175’e kadar. Özellikle sayı: 88. 124. 133. 135. 136. 137. 143. 154. 155. 156. 157. 166. 174. 175. sayılar
Dipnotlar:
- Proleter Enternasyonal Mücadele ve Haydar Kutan!, Halkın Günlüğü, 11 Ekim 2026 ↩︎
- The Question of Building a New Type of State, Baburam Bhattarai, Şubat 2004 ↩︎
- Devrimci Demokrasi Gazetesi, Kazım Cihan, Yaşasın Nepal Halk Cumhuriyeti, Sayı 88, 1-16 Mayıs 2006 ↩︎
- Devrimci Demokrasi Gazetesi, Nepal Üzerine Alevlenen Tartışmalar Hakkında I, Sayı 155, 16-30 Haziran 2009 ↩︎
- Devrimci Demokrasi Gazetesi, Nepal Üzerine Alevlenen Tartışmalar Hakkında III, Sayı 157, 20-31 Temmuz 2009 ↩︎